yeni film yeni film porno

NİKSAR'IN YETİŞTİRDİĞİ DEĞERLİ BİR ÂLİM, DURSUN GÜMEN “Namı diğer Saatçi Hoca” (2)


Bu makale 2017-03-17 17:21:08 eklenmiş ve 493 kez görüntülenmiştir.
Hasan AKAR

OĞLU RAMİ GÜMEN'İN ANLATTIKLARI
1941 Niksar doğumlu Rami Gümen Bahriye Hanımla evli. Şafak, Burak, Murat. Sedat ve Serhat adını verdikleri beş erkek evlat sahibi. Uzun yıllar matbaacılık sektöründe hizmet veren  Rami Gümen Ağabeyimiz  artık sahibi olduğu Niksar Danişmend Gazetesinde köşe yazarlığı yapıyor. Sözü ona bırakıyoruz:
“Babam çok sessiz, sakin mütevazı bir insandı. Kimsenin etlisine, sütlüsüne karışmadığı için olacak halk arasında Tavşan Hoca adıyla anılıyordu. Yine iyi bir saat tamircisi bu yüzden “ Saatçi Hoca “diye de bilinirdi. Ahmet Dağdelen adlı şahsin iş yerinin bir köşesinde oturur, saat tamir ederdi.
Askerden geldiğimde Başefendi'nin kahve derler orada arkadaşlarla çay içtikten sonra eve gidiyordum. Bir bekçi geldi.
-Ne o Tavşan Hoca'nın oğlu? Dedi.
O zamana kadar babama böyle bir yakıştırma yapıldığını bilmiyordum. Sağa sola baktım başka kimse yok anladım ki bekçi bana sesleniyordu
Babamın vefatından sonra kütüphanesindeki kitapları öğrencileri aldılar. Bir kısmını da sağlığında kendisi dağıttı.(El yazması eserleri bildiğim kadarıyla mevcut değildi. Arapça, Farsça eser sayısı çok fazla değildi)
Talebelerinden İbrahim Subaşı babamın ölümünden sonra bizi hiç yalnız bırakmadı. Ata yarısı der Niksar'a her gelişinde uğrardı. Oğlu Prof. Dr. Hüsrev Subaşı 'da ahde vefa gösterenlerdendir.
Babam, kolay kolay kızmazdı ama bir kızınca da aşırı asabileşirdi. İnsanı, sarhoşu ayırt etmezdi. Yatsı namazına giderken sarhoşlara rastlar, onlarla sohbet ederdi. Çok tanışı, tanıdığı vardı. Cemaatle de diyaloğu çok iyi idi.  Sesi ve kıraati güzeldi ve çok güzel ezan okurdu. Görevinin son yıllarında Tokat Müftülüğünde kurs açıldı. İlerleyen yaşına rağmen her gün kurs için gidip gelmek zorunda kaldı. Kurstaki hocalar:
-Hocam, sen niye geldin? Diye mahcup olmuşlardı.
Hacca gidemedi ona üzüldü.”
Yazımızın son bölümünde Rahmetli Ali  Ziver Demirel'in Niksar'da Bir Ev adlı eserinde bulunan “Çocukluk Anıları” şiirinden Rami Gümen Ağabeyin evlerinde kaldığı “Bibi” nin adının geçtiği mısralara göz atalım:
Murada erecektik ardından Kaf dağının
Altından geçebilsek bir Ebemkuşağının

Hey gidi ilk mektebe başladığımız yıllar
Bibi'nin eriğini taşladığımız yıllar

Şimdi yıldızlar gibi uzak, yabancısınız
Bizler yokluğa yolcu sizlerse hancısınız”



 PROF.DR HÜSREV SUBAŞI'NIN KISACA DÜŞÜNCELERİ


         Çocukluk yıllarında özellikle okullar tatile girince merhum babam ailece Tokat'a gelir, buradan Niksar arabalarına biner, Cankurtaran mevkiinde iner, Huru Köyü sapağından yürüyerek köye girer, oradan da Göğbayırı'ndan süzülerek köyümüz Gediver 'e inerdik.  Üç yaşından beri İstanbul'da yaşayan bir çocuk için yaz boyu sürecek köy hayatına bir kez daha intikal etmek her defasında büyük bir sevinç ve coşku sebebi olurdu. Yazları Niksar'ı bu köyde geçirme geleneği üniversite yıllarında memurluğa atanana dek sürdü. Sonra da yıllık izinlerin sınırlı çerçevesi içinde devam etti. Dağı, dereyi, buz gibi kaynak sularını, gözeyi, kuşları, böcekleri, rüzgârların müziğini bu coğrafyada tanıdım. Mevsimin meyvesini ve sebzesini bahçesinde ve ağacında aracısız buralarda tattım. Gecenin karanlığında gökteki yıldızların seyrinden tefekkür dersleri çıkarmayı bu ortamda öğrendim. Hâsılı Yüce Mevlâ'nın bâkir doğaya bahşettiği güzelliklerin çoğuyla köy hayatının saf ve duru bağrında tanıştım diyebilirim.
 Tokat'a ve Niksar'a gelişler sırasında belli adreslere öncelikli olarak uğrardık. Tokat'ta,' Bin bir Çeşit Mağazasında' “Kuzum Dede” namıyla maruf Nuri Sayı Amca (ö. 2007)'ya, Niksar'da Dursun Gümen Hoca Efendi'ye ailece uğrar, ağırlanır, hatta bir gece onlarda kalır, ertesi gün köye gitmek üzere el öper, dua talebiyle ayrılırdık.  
Dursun Hoca , merhum pederim İstanbul eski vaizlerinden İbrahim Subaşı Hocaefendi'nin de hocası idi. Vaktiyle Osmanlı medreselerinin tedris geleneğinde takip edilen ilimleri onun rahle-i tedrisinde tamamlamış, kendisi de artık imamlık göreviyle bulunduğu yerlerde (Gökdere'nin Avlunlar, Turhal'ın Fannı köyleri gibi) ders okutarak talebe yetiştirme düzeyine gelmiş olmasına rağmen bununla yetinmeyerek ilmî derinlikleri ile şöhretlerini duyduğu Osmanlı bakıyesi âlimlerden istifade maksadıyla İstanbul'a gitmişti.
Dursun Efendi halk arasında Çilehane Camii imamı olarak biliniyor ve tanınıyordu. Yıllar sonra da buradan emekli olmuştu. Sessiz, sakin, sorulmadıkça konuşmayan, mâlâyâniye pek iltifat etmeyen efendi bir şahsiyete sâhipti. O bizim Hoca Dede'miz, geçtiğimiz aylarda aramızdan ayrılan kızı Hatice Abla Halamız, matbaacılık ve gazeteciliğin Niksar'daki duayen ismi –Allah uzun ve sağlıklı ömürler versin- Rami Ağabey amcamız idi. Yaşça bana yakın olduğu için ben ona Ağabey derdim. İlk kartvizitimi Niksar'da onun basıp İstanbul'a yolladığını hatırlıyorum. Uzun yıllar Yeşil Niksar gazetesine emek verdiğini biliyorum. Basılan sayıları bize de yollardı. Şimdi de Danişmend Gazetesi ile aynı gelenek sürüyor. Çok değerli eşi hanımefendi ile pırıl pırıl çocuklar yetiştirdiler.
Babamın Dursun Hoca'yı ne kadar önemsediğini, onunla birlikte olduğumuzdaki davranışlarından, ifadelerinden hatırlıyorum. O ailenin öz oğlu gibi kabul görmüştü. Hocaefendi'nin derslerine devam ederken de onlarda kalıyormuş. Söz konusu talebeliği aylar değil, -Rami Ağabey daha iyi hatırlar-  yıllarla ifade etmeliyim. Dolayısıyla çok derin bir hukuk söz konusu idi aile ile.
İlkokul yıllarında fotoğraf merakım vardı. O sebeple yaz tatillerinde geldiğimde dedeleri, amcalarım, hala, teyze, dayı, enişte kimi görsem fotoğraflardım. Bu çerçevede çektiğim pozlar arasında Ayvaz bahçesinde çektiğim Dursun Hoca ve babamı da içeren resimler vardır.
Çocukluk yıllarında idrak ettiğim bu güzel insana bakanlar, başında kasketi, ceketinin altında en üst düğmesi de ilikli gömleği, bol pantolonu ile halim-selim yani sevecen bir görüntüye tam ve soylu bir vakarın eşlik ettiği bir şahsiyet görürlerdi.
Hayatını sürekli öğrenmeye ve öğretmeye adamış, ilimden ve ilmî meclislerden aldıkları zevki hiçbir şeye değişmemiş bu insanlar toplumun sessiz kahramanları ve manevî önderleridir.
Hayatları boyunca hiç vitrine çıkmadılar. Hiçbir zaman gibi pozisyonuna düşmediler; kendi oldular ve kendi kalabilmeyi başardılar. Kaalleri değil halleriyle konuştular.
Yaz tatili vesilesiyle Niksar'a geldiğimizde doğan ziyaret fırsatının o sınırlı süresi içinde bile bir araya geldiklerinde hiç lüzumsuz bir şey konuştuklarını hatırlamıyorum. Ya ilmî konular etrafında mübâhase ve müzakerede bulunuyor, ya da susmayı tercih ediyorlardı. Eskilerin mâlâya'nî dedikleri eften-püften şeylerle ne kendileri meşgul oluyor, ne de etraflarındakileri oyalıyorlardı.
Dursun Gümen Hoca'nın bu ilim insanlarına pek de yakışan tavır ve vasıfları onun rahle-i tedrisinde yetişmiş olan babamda da -hakkalyakîn biliyorum- ayniyle devam etmiştir. Çocuk yaşımda bana söylediği bir sözü şimdi çok daha iyi anlıyorum: “Oğlum, daima okumalısın. Bir kitaptan sıkılırsan ötekine geç… Oyuna vakit yok!..” diyen bu bilgi ve kitap âşığı insanlarda hoca-talebe ilişkisi de fevkalade güzeldi. Allah rahmet eylesin.

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
400