BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI FİLİSTİN CEPHESİNDE ESARETE DÜŞEN TOKATLI BİR TÜRK SÜVARİ ZABİTİ ALİ RAGIP (SAVURAN) (1) “Gidip de dönemeyen aziz şehitlerimize”


Bu makale 2020-05-14 14:24:32 eklenmiş ve 268 kez görüntülenmiştir.
Hasan AKAR

1914-1918 yıllarını kapsayan Birinci Dünya Savaşı'nda çeşitli cephelerde savaştık. Bunlardan biri de Filistin cephesi idi. Çok memleket evladı şehit düştü, nice ocaklar söndü. Kimi bekleyenlerin ümitleri kesildi, karalama kâğıtları ya da fesleri geldi, kimisinin de hiçbir şeyi. Neden girmiştik, neden bu kadar şehit vermiş, gazi bırakmıştık ya da binlerce Mehmetçiği ırak yerlerde esir kamplarına terk etmek zorunda kalmıştık? Bugün bile bunları düşününce gereksiz yere girdiğimiz savaşın mantıksızlığını çözmek mümkün değil. 

 

,

Harbiye Nezareti Arşivinde bulunan kaynaklara göre 1.Dünya Savaşı sırasında Batı Kanal, Filistin, Suriye cephesi olmak üzere Yemen, Hicaz, Irak, Galiçya ve Çanakkale cephelerinde çarpışan 202.152 askerimiz düşmanlara esir düştü. Bunlardan önemli bir bölümü; 134.4772'si İngilizlere bağlı esir kamplarına gönderildi.

 

Filistin Cephesinde İngiliz casuslarının Osmanlı'ya ihanet eden Filistinlilerle beraber çalışması, askeri haritalara ulaşması neticesi yukarıda belirtilen sayıda Türk askeri İngilizlere esir düştü.1918 yılında Filistin cephesinde esir düşen 16.Tümenin 48.Alayı'na bağlı askerler ve sivil bürokratlar 12 Haziran 1920 ye kadar 2 yıl esir kaldılar. Düşünebiliyor musunuz İstiklal Savaşı başladığında Türk Ordusunun 200.000'ini aşkın subay ve askeri bu bağımsızlık savaşının dışında ve düşmana esir. O vakit eksik kadrolarla zor şartlarda yapılan İstiklal Savaşı ile kazanılan zaferin ve bize armağan edilen Cumhuriyet'in büyüklüğünü bir kez daha düşünün.

 

Esir askerlerimiz Mısır'ın İskenderiye şehri yakınlarında bulunan merkeze 20 km, sahile 3 km uzaklıkta olan bir köy olan Seydibeşir Usare (Esirler) Kampı (Seydi Beşir Kuveysna Osmanlı Usera-yı Harbiye Kampı) na gönderildiler. Kamp etrafı dikenli tellerle çevrilmiş, altından rüzgârlar esen tahtadan ve tenekeden barakalarla kumlar üzerine konuşlandırılmış tenha bir alandaydı. Burada çeşitli baskılar, işkenceler altında hayatlarını zor şartlarda sürdürdüler. Kızılhaç ve Hilal-i Ahmer'in esirlerin haberleşmelerini sağlamak, şartlarını iyileştirmek için çaba sarf ettiği kampta zaman  zaman kamptaki görevlilerin de katıldığı sosyal faaliyetler, tiyatro gösterileri, spor  müsabakaları da gerçekleştirildi. Yüzbaşı düzeyindekilere 4.5 şilin, yüzbaşı rütbesinden daha alttakilere 4 şilin yevmiye tahsis edilen kampta bunun 2 şilini iaşe bedeli olarak geri alındı.

 

Biz esirlere iyi bakıyoruz diye dünyaya propaganda yapmakta marifetli olan İngilizler Türk subaylarına Kanada'dan ve İngiltere'den kıyafetler getirtip fotoğraflar çektirerek gazetelerde yayınlamaktan geri durmadılar. Ayrıca bu fotoğrafları esirlere dağıtarak memleketlerine gönderilmesini de sağlamayı ihmal etmediler. Öyle ki kıyafetleri giymeyip fotoğraf çekinmek istemeyenleri o gün yemek vermemekle tehdit ettiler.

 

 

İşin acıklı yönü ise zamanla ortaya çıktı. Ermeni tercümanların İngilizleri tahrik ederek yanlış yönlendirmeleri ile bu kamplardaki Türk sayısını azaltmak için akla hayale gelmedik işkenceler başlatıldı. Bu süre içinde bazı askerlerimizin  -tarihi kaynaklar 15.000 gibi bir rakamdan bahsetmektedir- krizol maddesinin normalinden çok fazla katıldığı, dezenfekte adı altında sokuldukları katranlı ilaç kazanlarında, havuzlarda gözleri kör oldu. Bazı askerler intihar etti bazıları da salgın hastalıklara yakalanıp şehit düştüler o topraklarda. İngilizlerin yaptığı bu çirkin olay Edirne Mebusları Şeref ve Faik Bey tarafından 25 Mayıs 1921'de TBMM'de gündeme getirilerek suçlu İngiliz tabip ve kamp görevlilerinin cezalandırılması hususunda meclisin teşebbüse geçmesi için soru önergesi verildi. Bu girişim üzerine 28 Haziran 1921'de de Mustafa Kemal ve on bakanın imzasının bulunduğu siyasi soruşturma başlatılması kararı alındı. Ancak savaş yıllarının devam ettiği bir dönemde bu çalışmalar maalesef öylece kaldı.

 

Biz bu yazımızda bu kampta esaret yaşayıp memleketine dönebilen Tokatlı bir Türk subayının o günlerini kamptan ailesine gönderdiği mektup ve kartlarla birlikte çocuklarına sağlığında aktardığı bilgiler ışığında konu edineceğiz.

 

Ailesi Hakkında

 

Ali Ragıp'ın dedesi, Erzurum Kadana Camii imamı Mustafa Efendi Rusların 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı sırasında (93 Harbi)Erzurum'u işgali üzerine ailesiyle Tokat'a göç etmek zorunda kalmış. Aile önce Ordu Perşembe'ye sonra Niksar'a gelmiş, buradan da 1893 yılında Tokat'a yerleştirilmiş. Tokat Perviz Sokağı'ndaki ucu çıkmazda yaşayan bu ailenin evlerini, çocukluğumda rahmetli annemle ben de bayramlarda eski aile dostlarından Saatçi Memiş Efendilerden Sıdıka Hanım'ın elini öpmek, bayram harçlığımı kapmak için çok kez ziyaret etmişimdir. Ailenin bir kısmı da Erzurum'dan  Çorum'a göç etmiş ama zamanla bu ailenin bağları kopmuş. Ali Ragıp'ın babası Mehmet Memiş Efendi, 1Temmuz 1864 Erzurum doğumlu, annesi Hasibe Hanım da Erzurum 1864 doğumludur. Memiş Efendi 'nin adı oğlu Ali Ragıp tarafından İskenderiye'deki esir kampından 1918 ve 1919 yıllarında gönderilen mektuplarda Erzurumlu Hocazade Saatçi Mehmet Muhsin Efendi olarak geçmektedir. Mehmet Memiş Efendi' nin eşi, Hatice Hanım'dır. Onların bu evliliğinden Tokat'ta, Nuriye, Ali Ragıp ve Sıdıka doğmuştur.

 

Saatçi Memiş Efendi o yıllarda şehrin üç büyük çarşısından –Meydan,Mahkemeönü- biri olan,hükümet binası ,belediye ve askerlik şubesinin de orada bulunduğu Behzat semtinde Yüksek Kahve'nin altında bir saatçi dükkânı açarak bu mesleğini ölümüne kadar sürdürmüş, bu arada Tokat saat kulesinin saatini kurma görevini de o üstlenmiştir.  Memiş Efendi'nin vefatı 25.11.1931'dir.

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
250