yeni film yeni film porno

Bir Kitap: “BEŞİKTAŞ’TA SIRTLAN PUSUSU” - Kahraman Bir Türk Subayı'nın Hâtıraları-


Bu makale 2013-12-09 19:57:16 eklenmiş ve 925 kez görüntülenmiştir.
MİSAFİR KALEM

Bir Kitap: “BEŞİKTAŞ’TA SIRTLAN PUSUSU” - Kahraman Bir Türk Subayı'nın Hâtıraları-

    Edebiyât ayârına vurunca " hâtıra " diyorum ammâ; bu eserin adâlet ve siyâset anlayışı / telâkkisi ile, cesâret, nezâket , fazîlet ve necâbet mefhumlarındaki irtifâını nasıl tâyin edeceğimi de bilemiyorum.
    Anlatımındaki nefâseti ve şahsı için değil, yaşadığı cemiyet ve mensup olmakla iftihar edip şeref duyduğu millet adına, yakınmalarının, endîşelerinin, sızlanmalarının, kahırlarının ve her türlü iç burkuntularının yanında, îmân dolu bir sîneden fışkıran gönül şahlanışlarının, bilgi hazînesi bir beyinden nakledilen millî şuûr terennümlerinin bende bıraktığı iz veya intibanın ihtişamını nasıl beyân edebileceğimi de bilemiyorum.
    Eserine yazdığı " SUNUŞ" da bile, derin bir mes'uliyet hissi ve hizmet ülkülerinin dipdiri oluşuna dâir emâreleri okuyunca, Âlemlerin Rabbi olan Yüce Allah (c.c) 'ın, bizlere takdîr buyurduğu " hayr ve şerr"in hesabını, cüz'î irâdemde muhakemeye muktedir olamıyorum.
    Bir hadîs-i kudsîde şöyle buyuruluyor: " Kazâ ve kaderime râzı olmayan, beğenmeyen ve gönderdiğim belâlara sabretmeyen benden başka Rab arasın. Yeryüzünde kulum olarak bulunmasın. "
    Mustafa Önsel; SUNUŞ ' a şöyle başlıyor: " Kendimi bildim bileli kitap okurum. Kitap okumanın sorumluluk da gerektiren bir uğraş olduğuna inanırım. Ya kitap yazmanın?
    Kitapta isimleri geçenlere karşı sorumlusunuz. Okuyana karşı sorumlusunuz. Gerçeklere karşı sorumlusunuz. Tarihe, dolayısıyla gelecek nesillere karşı sorumlusunuz. Zorlukların en büyüğünün, işte bu sorumluluk duygusu olduğunu düşünüyorum. " ( 1 )
    Mes'elenin , bu kadar sâde bir biçimde ifade edilmesi kimseyi yanıltmasın; bu iş, çok ciddî ve çok mühimdir. Zâten; beş cümlede geçen, beş " sorumluluk " kelimesi durup dururken, lâf olsun diye söylenmemiştir. Sorumluluk yâni mes'uliyet ; bir salâhiyetlinin, dürüst, samîmî , yalansız ve riyâsız vicdânî tavrıdır. Bu tavrı, hiçbir kanun, ister en mühim adâleti sağlasın, isterse en ceberût idâre elinde bulunsun, kat'iyyen emri altına alamaz ve ona boyun büktüremez.
    Bu birkaç cümle bile, bir Türk subayının ne kadar hassas, ne kadar millî şuûra ayârlı bir irâdeye  sâhip olduğunu, muhakemeyi / düşünmeyi ve insana fayda sağlamayı insânî bir vazîfenin icâbı ve özü olarak görmenin zarâfetini ve fikir asâletini taşıyor.
    Demek ki; yazarlık, her şeyden önce " dürüstlük " ister. Yazar olarak Mustafa Önsel, bu samîmî tavırdadır, apaçıktır ve samîmîdir. Fikri hürdür. Beyni hürdür. Vicdânı hürdür. Hiçbir cihete karşı haset, kin ve içten pazarlıklı değildir. Berrak mı berrak bir gönül taşımaktadır.
    Mustafa Önsel'in kitabını okuduğum zaman gördüm ki, O'nunla, iki yerde yollarımız kesişmiştir. Birincisi, aynı köydenmişiz. Bizim köyü bilenler bilir ki, tabiî manzarası kadar insanı da güzeldir. Burası, T(ı)rabzon'a bağlı, eskiden Büyük Liman denilen ve Vakfıkebir-Beşikdüzü ve Çarşıbaşı ilçelerini bir baba şefkatiyle kucaklayan hilâl biçimindeki mekânı seyirdedir.
    Kendisinin de sözünü ettiği gibi, âilesi Beşikdüzü'nün olduğu kadar Türkiye'nin de mûteber âilelerinden biridir. Dayısı, Eczâcı Hayrettin Kalay, benim kıymetli arkadaşlarımdandır. Mustafa Önsel; dedelerinden bahsederken , bu güne de bir kayıt düşüyor. Diyor ki: " Baba tarafından dedem, nam-ı diğer " Hoca Mustafa " , İstiklâl Savaşı gazisiydi. Yedi yıl askerlik yapmış. Kendi ifadesiyle askerliğini önce Mustafa Kemal Paşa'nın seyisi, daha sonra İsmet Paşa'nın atlı muhabere askeri  (kurye) olarak yapmıştı. "  ( 2 )
    " Dedem ( annemin babası ), nam-ı diğer " Yetim Mehmet " . Çok genç yaşta gittiği askerden dönememiş. Mezar yeri bile belli değil. Kendisine " yetim" lâkabının takılmasının sebebi ise, babası Hasan'ın, iki kardeşiyle birlikte Sarıkamış'ta şehit olmasından dolayıdır. " ( 3 )
    Bunlar, birer uydurma hikâye değildir; gerçeğin tâ kendisidir. Benim , anne tarafından dedem olan Derviş Reis oğlu Mustafa Hindistan da, Yemen'de on iki sene askerlik yapmıştır. Onlar, bu mücâdeleleri vermeselerdi, bizim bu günleri yaşamamız mümkün olamazdı.
    Mustafa Önsel, bunları lâf olsun diye yazmadı elbette. Bir yere işâret etmek ,  bir yere işâret koymak istedi. Böyle insanların torunu ve dağ başlarında ömrünün en güzel günlerini geçiren îmânlı bir Türk subayı olarak suçlanışına dikkat çekti.
    Tabiî ki, güzel Türkiye'm bu hâle durup dururken gelmedi. Karadeniz'in köylerine dâimâ çıkılır ve köylerinden de dâimâ inilir. Bizim Vardallı Köyü'ne çıkarken de yol boyu çeşmeler vardır. Çıkarken, şu anda yıkılmış olan ilk çeşmenin duvarında, 1978-1979 yıllarında, daha doğrusu 12 Eylül 1980'e kadar " kurdara azadi " yazıyordu. Bizim güzel Türkiye'mizde " esâret " mi vardı da, burada bu iki kelime vardı anlamak mümkün değildi ve değildir. Bunlar, hiçbir salâhiyetli ve mes'ul tarafından silinmiyor/ sildirilmiyor/ sildirilemiyordu? Niçin? Türk târihinin hangi safhasında " esirlik " mevcuttu ( r ) ?
    Türk, asla zulmetmez. Türk; Hakk rızâsı gösterir . Türk; hoşgörülü ve tevâzû sâhibidir. Böyle olmasaydı;  ne önünde diz çöken Papa Üçüncü Leon'u kendi elleriyle kaldıran Attilâ'nın önünde bir engel vardı, ne Malazgirt Ovası'nda Romen Diyojen'i yenip esir alan Alparslan'a dur diyebilecek bir beşerî kuvvet vardı. Ve ne de Yunan Ordusu Başkumandanı Nikolaos Trikupis'i esir edip karşısına çıkarttıkları zaman , Mustafa Kemal, onu, savaşı kazanan mağrur bir kumandan edâsıyla değil de, müşfik bir dost edâsıyla karşılardı. Meselâ; Trikupis; yıllar sonra, 91 yaşında iken Atina'da değil de, 2 / 3 Eylül 1922 gecesi , Murat Dağları'nın güneybatısındaki Elmadağ eteklerinde Türk kuvvetlerine teslîm olduğu günlerde 54 yaşında İzmir'de ölüverirdi. Türk, budur işte!..
    Ammâ, ne dersek diyelim, gelinen netîce, maalesef, işte bu " inkâr " noktası oldu! Dün, marksist-ateist bölücülerle kolkola gezenler, zamanla, onların emellerini tahakkuk ettirmede  en ön safta bulunmuşlar; emellerini gerçekleştirmede ön açmışlardır!
    Mustafa Önsel'le yolumuzun kesiştiği ikinci noktaya dönmek istiyorum. Kendisi de bahsediyor ( 4  ), ben, 21 Mayıs 1963 hâdiseleri sebebiyle Kara Harp Okulu'ndan, bir hiç uğruna, ilişiği kesilen öğrencilerden biriyim. Âşık derecesinde sevdiğim ve 1957 yılında, on beş yaşımda girdiğim Askerî Lise'den sonra, çıkarıldığımız 2 Numaralı Sıkı Yönetim Mahkemesi'nde beraat ettiğimiz hâlde, Kara Harp Okulu Yüksek Disiplin Kurulu'nun 26.9. 1963 tarihli ve 1963/2 numaralı kararıyla Kara Harp Okulu'ndan ilişiğimiz kesildi.
    Yirmi yaşındaki gençlere uygulanan bu hukuk s(ı)kandalının, - belki daha doğrusu hukuksuzluk vahşetinin - yanında hiçbir fert bulunmadı. Hukuk var idiyse, adâlet neredeydi, hâlâ bilemiyorum! Zamanla, biz de, bunu, "  vatan- bayrak - millet - " için diyerek sîneye çektik. Çekiyoruz!.
    Mustafa Önsel anlatırken, mes'ele bir cephesiyle, bana o günleri-yılları hatırlattı.
    Kara Harp Okulu'nda okumayan, oranın havasını bilemez. Harbiyeli olmayı herkes anlayamaz. Oranın havası, edâsı, nidâsı, sedâsı ve hattâ " vedâsı " da bir başkadır. Meselâ; benim parmağımda iki yüzük vardır. Biri; çok sevdiğim kırkbeş yıllık eşim Cânân Hanım'a, diğeri de Kara Harp Okulu'na âittir. Biri nikâhlım; diğeri de - üniversite okumama ve bu yaşıma rağmen- hâlâ nişânlım'dır. Orası; gaazilik ve şehitlik yolunun kapılarından, feyizli bir kapının ilk basamağıdır.
    Dağların tepelerindeki sipsivri kayaları alnına seccâde yapmanın heyecânı orada başlar.
    Oradaki; " Vatan sevgisi  îmândandır " şuûru içersinde, vatanı, milleti, bayrağı ve insanlık câmiasını sevmenin üstün idrâkini kimse anlayamaz. Bir tarafta  insan öldürmek için harp teknikleri, taktiklerini ve s(ı)tratejilerini öğrenecek ve icrâsı için tatbikat yapacaksınız; bir taraftan da "şehitlik ve gaazilik " gibi bir yüce mertebenin mensubu olabilmenin nezâket ve aşkını yaşayacaksınız, işte orası Harbiye'dir.
    Türk subayının ve topyekûn Türk askerinin hakîkî mizacına yön veren ve değer kazandıran da bu asîl ruhtur. İlâ-yı kelimetullah uğruna, Türk askerini-topyekûn- Mehmetçik yapan ruh da ,bu ruhtur.
    Hiç unutamam; sınıf subaylarımız -ve, zaman zaman da  bâzı hocalarımız- bize : " Evlâdım, bu yediğiniz yemeği, biz, evimizde yiyemiyoruz. Bu milletin çoğu da yiyemiyor. Bunun için, ilkönce derslerinize çok çalışmalısınız. Yediğiniz ekmeği helâl ettirmelisiniz!" telkîninde bulunurlardı. Çoğu zaman, gerek Askerî Lise ve gerekse Kara Harp Okulu öğrenciliğimde, geceleyin, yatağa yattığım zamanlarda, kafam hep bu " helâl ettirme" ye takılırdı ve onunla meşgul olurdu. Zihnimde " acaba " lar  dolaşırdı: " Acaba, helâl ettirebildim / ettirebiliyor muyum ? " diye. Bu hâl, bende, hâlâ mevcuttur.
    Mustafa Önsel, bu durumu şöyle anlatıyor: " Evimizde işlenen en önemli temalardan biri " haram" dı. Hakkın olmayan hiçbir şey alınamazdı. " Haram yiyenden bu bir şekilde çıkar " dı. Evimizde kafamıza kazınan doğru buydu.
    Onun için hayatım boyunca akrepten, yılandan çok haramdan korktum. Babam rahmetli vefatından kısa bir süre önce şöyle diyecekti bana: " Oğlum, size bırakacağım en önemli miras haramsız lokmadır. " ( 5 )
    Rabb'im, kimleri, nelerle " imtihan " ediyor ! 

 

M. Hâlistin Kukul
OmÜ Em.Öğretim
Görevlisi, Şâir ve Yazar    

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
400