yeni film yeni film porno

Bir Kitap : “BEŞİKTAŞ’TA SIRTLAN PUSUSU” - Kahraman Bir Türk Subayı'nın Hâtıraları- 2


Bu makale 2013-12-11 18:27:43 eklenmiş ve 1092 kez görüntülenmiştir.
MİSAFİR KALEM

    Diyeceğim o ki, gerek Askerî Lise'de ve gerekse Kara Harp Okulu'nda, bize, vatanın müdafaasından, milletin huzurundan, bayrağın hür olarak dalgalanışından, târîhimizin zenginliğinden bahsedilirdi. Hiçbir gün, arsa yahut da ihâle işlerinden söz edilmezdi. Çünkü vatan, arsa değildi.
    Bunları söylememin bir sebebi var. Seyyid Ahmet Arvasî diyor ki: "Her peygamberin sevdiği bir meslek vardı. Bunu daha önce de belirtmiştik. Şanlı Peygamberimizin de " sevdiği " ve " kendisi için seçtiği " meslek " askerlik" idi. Yâni, Allah yolunda " cihad etmek ". Bu sebepten olacak, Müslüman-Türkler, kışlalarına " Peygamber Ocağı " derler, askerliği, Şanlı Peygamberimizin mesleği bilirler. " (  6 )   
    Tabiî ki, mes'elere daha iyi nüfûz edebilmek için kitabın tamamı bir bütün hâlinde okunmalıdır. Benim yapmaya çalıştığım, sathî kitap tanıtımından ibârettir ki, eserin, çepeçevre târîhî ve  ictimâî bir tahlilinin yapılmasının gerekliliğini ve bu hususlarda mühim bir vesîka olduğunu da beyân etmeliyim.
    Mustafa Önsel diyor ki: " Mâlûm, bize yapılan komplonun işaret fişeği " Camileri bombalayacaklardı, milletin değerlerini ortadan kaldırmak için darbe yapacaklardı " iddialarıyla atılmıştı.
    Bu iddialar üzerinden halk nezdinde linç edilmeye çalışıldık. Peki ama "ben" kimdim ? "Biz" kimdik ? Bu topraklara, gökten zembille inmiş yahut bir başka dünyadan ışınlanmış yabancılar mıydık? Biz başka bir milletin çocukları mıydık ? " ( 7 )
    Bu mevzûlar, günlük siyâset içersinde, bâzı kişilere çok yavan gelebilir. Benim, bu tarz bir fikir teâtîsine , sathî bakışlara ve gündelik, gelip geçici fikirlere iltifatım yoktur ve hiç de olmadı. Bir hakikat var ki; Yazar Mustafa Önsel, gerek aile büyükleriyle ve gerekse akrabalarıyla, bu vatanın her zerresine kan, ter, gözyaşı veya mürekkep dökmüş îmânlı ve vatanperver kimselerdi ( r ). Bu hususta, kitabından bâzı bölümler arz ederek, mes'elenin tabiî hâlini göstermek istiyorum. Yukarıda da ifade ettiğim gibi, bu makalem, bu eserin " tahlili "ne hasredilmediği için, bunları sâdece konu başlıklarıyla nakledeceğim.
    Önsel; teröristler, sivrisinekler ve akreplerle mücâdelesini anlattığı: "Yer: İdil/ Cehennem Deresi, Yıl : 1985  " başlıklı bölümde, "Uyumak ölümdü..." dedikten sonra, şöyle devam ediyor:
    (. ) Şu anda bilmem hangi şehirde, bilmem hangi meyhânede, bilmem hangi mekânda güçlü ışıklar altında bölgeyle ilgili ahkâm kesenler, kesmeyenler, umursamayanlar, mangalda kül bırakmayanlar geldi aklıma. Gülümsedim. Çünkü ben mutluydum yaşadıklarımdan.
    "Para verseler yaşadıklarımı yaşayamazlar " dedim kendi kendime. Annemin söyledikleri geldi aklıma. " Ben seni bu vatan için doğurdum, gerektiğinde ona fedâ olacaksın elbette " deyişini yüreklice. Ne  yapalım, biz böyle kodlanmıştık. Ülke için zorluklara katlanmaktan keyif alıyorduk. ( 8 )
    Ve yine;  " Yer: Midyat/ Doğanyazı Köyü, Yıl: 1985 " başlığını taşıyan bölümde ise şunları söylüyor, Yazar  Mustafa Önsel:
    "Tek dikili ağacın bulunmadığı, suyun birkaç kilometre ilerdeki kuyudan temin edildiği, o suyun da kurtlu olduğu, elektriğin bulunmadığı bir köydü Doğanyazı.
    ( . ) Sanıyorum Nisan ayıydı. Aynı zamanda Ramazan ayı içindeydik. Havalar çok sıcak geçiyordu.
    O zor şartlarda bile oruç tutmam köylülerin hoşuna gidiyor, beni evlerine iftara çağırıyorlardı. Ben ise yük olmamak adına, birkaç kez tekliflerini geri çevirdim. "( 9 )
    Bu vazîfeyi icrâ ettiği sıralarda Mustafa Önsel, henüz yirmi dört yaşında genç bir Türk subayıydı. Henüz daha teğmen rütbesindeydi. Emsâllerinin / akranlarının nerelerde dolaştığı bizi alâkadar eder mi etmez mi onu biz biliriz ammâ, O'nun yaptığı bu vatanî vazîfenin de kadrini bilmeyenlere en azından bir " sitem " hakkımızın olduğunu düşünüyorum.
    Bilinmelidir ki, başta hukuk olmak üzere, devlet, mağduru himâye edip korumazsa, orada adâlet yerine cinâyet bulunur. Dünyânın en ilkel kabilesinde ve devletinde hukuk vardır ammâ, teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, insanlığın aradığı ve susadığı tek şey " adâlet" tir.
    Türk kadınının, hem bir anne ve hem de eş olarak vefâsı bambaşkadır. Yukarıda, bu mübârek annenin göz yaşartıcı sözlerini naklettikten sonra, Önsel'in, eşi hakkındaki sözleri de bu üstün meziyetin şanlı bir numûnesi olarak kayda geçmelidir diye düşünüyorum.
    Önsel, bunu şöyle anlatıyor:  " Ve sevgili eşim, en büyük yoldaşım, beni uğurlarken granit gibiydi her zamanki gibi. " Güle güle git, biz hayır ve şerrin Allah'tan geldiğine inanırız " dedi. " Yolun açık olsun, ben her şeye hazırım " dedi. " ( 10 )
    Bu sözler, " sosyete pazarından " satın alınmış, cilâlı kelimelerin tezyîn etti sözler değildir. Onlar; üstün bir ruh hâlinin kendini " ifşâsı" dır ki, bunları herkes söyleyemez.
    Hukuk; bir içtimâî ilimdir ve hüküm verirken, nerede durduğumuz ve nereden baktığımız önemlidir. Fakat " adâlet " öyle değildir. Adâlet,  sâdece, ne senin durduğun yerden, ne de sâdece filâncanın seyrettiği  yerden bakar. O, öyle bir bakar ki, ona, bakmak da demezler. Nüfûz etmek, ciğerini okumak...derler.  Bunun " nihâî " olanı da " ilâhî " olanıdır ki, ondan aslâ şüphe etmeyiz ve tıpkı " Granit " Hanımefendi'nin dediği gibi, " Hayr ve şerrin Allah'dan geldiğine îmân ederiz. "
    Mustafa Önsel ' in, milletimize dâir nefis bir tespiti var. Diyor ki: "Bu millet, yaradılış kodlarıyla oynanmadığı sürece, yabancı birinin anlayamayacağı kadar iyiliksever ve paylaşmacıydı aslında. "   (  11 )
    Tabiî ki, bu tek cümlelik tarifin ( -dili ) geçmişle ifade edilişine de dikkat etmek lâzımdır. Şu ânda, bunu tahlile müsâit değilim!
    Ancak, bu demektir ki, bu milletin " yaradılış kodlarıyla "müthiş derecede oynanmaktadır. Bu  durum , " Türk Dili'nin Ve Türk Kültürü'nün Kimyâsına Dâir" (12) başlıklı, geniş muhtevâlı makalemizle de örtüşmektedir.
    Türk milletinin " kimyâsı "yla müthiş derecede ve maksatlı olarak oynanmaktadır. Dili tahrip edilmekte, ibâdet mekânlarına " bid'at " lar karıştırılmak istenmekte ; mîmârî'den mûsıkî'ye bu faaliyetler gizli veya alenî bir şekilde sürdürülüp gitmektedir. Yapan başkası, suçlanan başkasıdır.  Hiç kimse, kabahate sahip çıkmamaktadır. Fakat cemiyet, günden güne garipleşmeye doğru yürümektedir.
    Önsel, " câmi " mes'elesiyle ilgili olarak da şunları söylüyor:  " Bize sadece imzasız ve bilgisayar çıktısı halinde bazı listeler gösterilerek, bunları bizim hazırladığımız iddia edildi. Herkes tarafından, bizim adımıza kolaylıkla oluşturulabilecek bu veriler gerekçe olarak gösterilerek tutuklandık. Bu şekilde bir tutuklanma gerekçesi evrensel hukuk kurallarına tamamen aykırıdır.
    Biz, bu halkın öz çocuklarıyız. Halkın değerlerine karşı hele de " cami bombalamak " gibi, ancak bir ülkeyi kargaşaya sürüklemek isteyen yabancı gizli servis elemanlarının yapabileceği bu iğrenç ve korkunç eylemleri bizim yapacağımız nasıl düşünülebilir. "  ( 13 )
    Bunları söyleyen kişi; " Hoca Mustafa" ile " Yetim Mehmet" in dağ başlarında oruç tutan, şehit kanıyla sulanmış bu vatanın  her zerresini seccâde yaparak Allahü teâlânın rızâsı için şehitliğe yürüyen torunu; O'na, " Ben, seni bu vatan için doğurdum,gerektiğinde ona fedâ olacaksın elbette " diyen, mübârek Türk anasının ve  " Oğlum, benim size bırakacağım en önemli miras haramsız lokmadır " diye nasihatte bulunan şerefli Türk babasının evlâdı ; "  Güle güle git, biz hayır ve şerrin Allah'dan geldiğine inanırız " diyerek kahraman eşine omuz veren " Granit  irâdeli bir Hanımefendi'nin eşi ve bütün bunların yanında, cesur, bilgili, imanlı ve milliyetçi bir Türk subayıdır.   
    Bunlardan, anlayabildiğim budur!
    Adâlet; umûmî mânâsiyle, ferdî veyâ beşerî vicdânı insâf hudutlarıyla teminde vasıta değil; bunu tahakkukta, kendini bizzat ortaya koyan " vazîfe "dir.  Hukuk; adâlet'e yolu veya istikameti  işâretleyip çiziyorsa, vazîfe üzerindedir. Ancak; hakîkî netîce " adâlet"in kendisidir. Hukuk'un kendisi, başlıbaşına adâlet değildir. Öyle olsaydı; dünyânın bunca devletinde uygulanan hukuklar ayrı ayrı olmaz ve olanlar da " adâlet  "i sağlardı. Fakat, heyhat ki, heyhat!..
    Yüce Rabbimiz, Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyuruyor:
    " Allah adâlet yapanları sever. " ( Mümtehine, 8 ) ;
    " Muhakkak ki, Allah, adâleti, ihsanı ve akrabaya vermeyi emretti. " ( Nahl, 90)
    Ve;  "De ki: Rabbim adâleti emretti. Her  secde yerinde (namazda) , yüzünüzü kıble tarafına çevirin. Dinde Allah için ihlâslı kimseler olarak Allah'a ibâdet edin. İlkin sizi o yarattığı gibi, yine ona döneceksiniz. " (A'raf-29 )
    "Hayır ve şerrin Allah'dan geldiğine " inanırız.  
    Hangi şeyin, bizim için daha iyi olduğunu ancak Yüce Rabb'imiz bilir!
    Âli ile âdî, ulvî ile suflî , elbette ki, huzûr-ı ilâhîde belli olacaktır.
    Mustafa Önsel; yazdığı bu eserle, sâdece târihe not düşmemiş, sosyal hayata, târihe ve hukuka dâir de kanaatler ve tespitlerle uyarıcı bir vazîfe yapmıştır.
    KAYNAK
1. Mustafa Önsel, Beşiktaş'ta Sırtlan Pususu, Kaynak Yayınları, 3. Basım, İstanbul 2013, sy. 21
2. a.,g.,e., sy. 142
3. a.,g.,e., sy. 143
4. a.,g.,e., sy. 202
5. a.,g.,e., sy.  142
6. Seyyid Ahmet Arvasî, İlm-i Hâl, Burak Yayınevi, İstanbul 1997, sy. 374
7. Mustafa Önsel, Beşiktaş'ta Sırtlan Pususu, 3. Basım, İstanbul 2013,
sy. 22
8. a.,g.,e., sy. 111-112
9. a.,g.,e., sy. 124-126
10. a.,g.,e., sy. 95
11. a.,g.,e., sy.198
12. M. Hâlistin Kukul, Türk Dili'nin Ve Türk Kültürü'nün Kimyâsı'na Dâir, Erciyes Dergisi, Ekim 2012, sy. 6-17
13. Mustafa Önsel, Beşiktaş'ta Sırtlan Pususu, 3. Basım, İstanbul 2013,
Sy. 331

 

M. Hâlistin Kukul
OMÜ Em.Öğretim
Görevlisi, Şâir ve Yazar    
 

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
400