ANKARA'DA İLK METEOROLOJİ MEMURLARINDAN TOKATLI BİR HANIMEFENDİ ŞAZİYE PAZARLI VE NAHİYELER VARDI BİR ZAMAN (3)


Bu makale 2020-08-17 10:27:32 eklenmiş ve 337 kez görüntülenmiştir.
Hasan AKAR

Ninem ”Allah'ım bekârımı elimden aldın evlimi gönder“ diye çok dua edermiş.

 

Babam askerde iken Seferberlikte mektup yok, haber yok, yokluk çok. Erkekler gidince kadınlar ne yapabilir, perişan olmuşlar. Cenazeleri kadınlar kaldırmış çünkü kaldıracak genç insan yok, yoksa ortada kalacak. Mahallelerde sadece çocuk ve ihtiyarlar kalmış. Çalışabilecek nüfus hep savaşta olduğu için üretim yapılamamış müthiş bir kıtlık yaşanmış.

 

Evimiz Musluhittin Mahallesi Kaya Camii arkasında idi. İlkokula Cumhuriyet İlkokulu'nda 1929 yılında yedi yaşımda başladım. O dönemde Perşembe günleri öğleden sonra yarım azat olurduk. Yani yarım gün ders yapardık. Öğleden sonra da çarşaflı kadınlar gelir, Millet Mektebinde okuma yazma öğrenirlerdi. Çünkü Harf İnkılâbı yapılmıştı yeni harflerin öğrenilmesi gerekiyordu. Mahalleden ve okuldan arkadaşlarım arasında Seher (Berber Hacı Ali Erdin'in eşi), Naime, Fethiye ve Kemal'i hatırlıyorum. 

 

Yirmi yaşımda gelinlik giyip evlendim. Bizim mahallede bir komşunun üst katındaki büyük odalardan birinde düğünüm yapıldı. Konu komşu, hısım akraba oynayıp eğlendiler. Ülkenin sıkıntılı yıllarıydı, ekmek karne ile satılıyordu. Belki bu yüzden olacak davul zurna bile çalınmadı. Eşimin evi Elazığ'da olduğu için, düğünümde beni o zamanki usul gereği baba evinden bir taksi ile alıp kaynımın evine gelin götürdüler. Bir müddet sonra da izin alarak gelen eşimle Elazığ'a gittik. 

 

O dönemlerde giyim kuşam pek yoktu diyebilirim. Yabancı memleketlerden Tokat'ın büyük mağazalarına çizgili kumaşlar gelirdi. Çoğu evde dokuma tezgâhları vardı. Herkes kendi ihtiyacını dokurdu. Üstü sahtiyan denilen kunduralar vardı. Kadınlar çarşaf giyer yüze peçe takılırdı. Zamanla kanun da çıkınca peçe ve çarşaflar açıldı, eşarp takıldı. 

 

5 Mayıs'ta Hıdırellez Bayramında bağlara giderdik, keşkek, çökelikli, hedik, yumurta salatası yapardık. 

 

Kaya Camii'nde teravih namazlarına giderdik. Sabah camii vardı. Mahalle kadınları topluca camileri gezerdik. 

 

Babam 75 kuruşa yeni yazı ile Kur'an-ı Kerim aldı. Yeni harflerle olduğu için kısa sürede okudum. Babam Osmanlıca'yı, eski Türkçe'yi çok iyi biliyordu. Mahalle muhtarlığı da yapmış, yeniliklere açık aydın biriydi. 

 

Milli Bayramlar okulların bahçesinde yapılır bizde seyretmeye giderdik. Şehir meydanında resmigeçit yapılır, davul zurna çalar, halk halaya tutuşurdu. Ayrıca ince çalgıcılar olur, eğlenceler yapılır, havai fişekler atılırdı. Halkın bayrama iştiraki çok fazlaydı. Çünkü yokluk içinde geçen o savaş yıllarından sonra kurulan cumhuriyete ve halka armağan edilen bayramlara herkes sahip çıkıyordu. Okumaktan açılmışken ilginç bir olayı anlatayım. 

 

Ninemin annesinden kalma(miras ) Buzluk bahçesi denen bir bahçe içinde de  büyük bir ev vardı.

 

Ali Kantaroğlu'nun babaannesi olan Rukiye Hanımın teyzeleri buranın yerini kızlarına dağıtmıştı. Hissedarlar arasında Ali Kantaroğlu, Besim Karagülle'nin kayınvalidesi Zeliha, Süleyman Bumin'in annesi Ayşe ve adını hatırlayamadığım Akhisarlı gelin olarak anılan oğlu da baytar çıkmış bir gelin vardı. Bahçede yan yana üç mezar (yatır ) vardı. Bitişiğinde suyu Aksu dan gelen bir çeşme bulunuyordu. Yatırların temizliğine Ayşe bakıyordu. Gelenler adak olarak horoz keserlerdi

 

Akhisarlı'nın oğlu Tokat'a Baytar olarak atanmış. Teyzekızından kira olarak bir oda istiyor. O da vermeyince baytar Hususi Muhasebeye buralar vakıf yeri diye şikâyet ediyor ama davayı kaybediyor. Devlet bu araziyi istimlak etme  kararı almış, babamda bedeline itiraz ederek mahkemeye başvurdu. Mahkeme 1200 lira bedel biçmiş. Ancak teyzeleri babamın yaptığı masraflara iştirak etmeyeceklerini söyleyince babam  da işin peşini bırakmış ve istimlak bedeli devlete kalmış. Evet, bize para gelmedi ama memleketin evladı orada okudu, topluma faydalı oldu. Benim hakkım helal olsun. 

 

Tokat'ta hamamlara gitmek ayrı bir gelenekti. Bizim zamanımızda Ali Paşa, Çekenli, Mustafa Hamamı, Sultan Hamamı, Pervane Hamamı, Mevlana Hamamı vardı. Hamamlara yürüyerek gidiyorduk. Bazı zengin aile hanımları fayton tutar gelir ve yine sözleştikleri saatte onunla evlerine giderlerdi. Bohçamızı sırtımıza alıyorduk. Bat yapılıyordu tabi yanında dolma ve turşu eksik olmuyordu. Evleri Mustafa Hamamı'na yakın oldukları için olsa gerek daha çok Yahudi kadınlar gelirdi. Yıkandıktan sonra hamamın ortasındaki bir havuza girip çıkarlarmış. Biz gittiğimizde çocuklar oynuyordu bu havuzda. 

 

1940'lı yıllarda İkinci Dünya Savaşı çıktı. Türkiye bir yandan İstiklal Savaşının yaralarını sarıyor diğer yandan Atatürk'ün başlattığı kalkınma hamlelerine devam ediyordu. Böyle bir dönemde Almanya'da diktatör bir lider Hitler ortaya çıktı. Hayalleri büyüktü. Yahudilere adeta savaş açmış, neredeyse yaptığı üstün silahlarla tüm dünyayı tehdit ediyordu. Sırasıyla Fransa, Yugoslavya, Bulgaristan'ı işgal etti. Rusya içlerine doğru ilerliyordu. Tabii Türkiye'yi de bu amansız savaşın içine çekmek istiyordu. 

 

Türk Hükümeti çok dikkatli ve barışçı bir yol izledi milyonların öldüğü bu korkunç savaşta. Askeri tedbirler alındı, ihtiyatlar da askere çağrıldı. İsmet Paşa bazı devletlerin liderleriyle görüşmeler yaptı. Yine bir tedbir olsun diye devlet milletten buğday topladı, savaş çıkarsa asker aç kalmasın diye. Bir kısım halkın evlerinin altında mahzenler, ambarlar ve bazılarında da küçük mağaralar vardı. Bu aileler savaş sonrası buğdayları sakladıkları yerlerden çıkardılar. 

 

Tokat kalesine canavar düdüğü taktılar. Pencerelere kalın perdeler takıldı. Savaş Almanya'nın kaybetmesiyle sonuçlandı ama ülkemiz epeyce sıkıntı yaşadı. Elbette öyle bir dönemde devleti idare etmek de kolay değildi. Savaş sonrası halkımız İsmet Paşa'ya:

 

Paşam, sen bizim buğdayımızı aldın ama babasız, yetim koymadın. Demiştir. 

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
250