BEHZAT ÇARŞISI'NIN ÜÇÇEYREĞİ Ve TOKAT SAATHANESİ SAATÇİ ZEKİ VE MEMİŞ EFENDİLER (2)


Bu makale 2020-10-01 12:07:19 eklenmiş ve 34 kez görüntülenmiştir.
Hasan AKAR

Horuç (Halk dilinde Horuş), Küçük ve Büyük Beybağı, Çay, Soğukpınar, Mahmut Paşa, Devegörmez, Topçubağı, Parekende ve Akdeğirmen'de yaşayan insanların ana uğrak merkeziydi Behzat çarşısı. Bir dönem siyasilerin propaganda üssü olan Yüksek Kahve, sağındaki iki kahve ile yine o dönemler sonradan bu semtin bitiminde açılan Honoğlu Kahvesi gibi çay keyfinin ya da domino, tavla oyuncularının buluşma merkeziydi. Üstelik Yüksek Kahve'nin bir katı da çok fazla konaklama yerinin olmadığı yıllarda dışarıdan gelen insanları, lüks olmasa da, bağrında ağırlıyordu.

 

Çarşı cıvıl cıvıldı. Behzat camii şadırvanındaki oturma yerlerinde zor yer bulunurdu. Aynı alanda yeri biraz aşağıda olan yazın buz gibi kışın ılık akan-bizim de su kesildiğinde kovaları alıp koştuğumuz- karasu bulunuyordu. Ticaretin kalbi sanki burada atıyor, sırtında biraz ağır yükler için semerleri ya da hafifleri için omuzlarında kalın ipleri hazır hamallar efendilerin kendilerini çağırıp verecekleri yükleri bekliyorlar ve bugünkü taksilerin yerini tutuyorlardı. Saathanenin önündeki, dönemine göre en lüks taşıma aracı olan faytonlar, yüksek kahvenin arka tarafındaki ırmak kenarında nakliye işini üstlenen at arabaları da hazır kıta müşteri bekliyorlardı.

 

Manavı, ayakkabıcısı, eskicisi, terzisi, gazetecisi, avukatı, arzuhalcisi, eczacısı, dişçisi, kahvecisi, meyhanecisi, lokantacısı, bakkalı, salepçisi, saatçisi, nalbandı, peynircisi, çökelekçisi, çörekçisi, hırdavatçısı, berberi, plakçısı, radyocusu, leblebicisi, eşeklerle gelen saman satıcısı ve birkaç modern ev aletleri satan mağaza çarşıya ayrı bir canlık kazandırıyordu.

 

 

Çarşının demirbaşı bakımlı iki, üç fayton, birkaç at arabası, cam tablalarında simit ve çörek satan seyyar satıcılar, ellerinde okul çantalarıyla ve rengi solmuş önlükleriyle koşuşturan öğrenciler, ara sıra gözüken destan okuyucuları da Tellal Göğ Ali'nin (Nidacı) ihale ve ölüm ilanları veren gür sesiyle ayrı bir güzellik kazandırıyordu bu cıvıldaşan çarşıya. 

 

Behzat köprüsünün tam başına yerleştirdiği büyük bir camekânda Çörekçi Hafız'ın fırınından taptaze, simit, çörek ve beze satan hemen önüne koyduğu her tarafı aynalı ve resimli lüks ayakkabı sandığında da vatandaşların ayakkabıları boyayıp, cilalandıran, çocuklara da bisiklet kiraya veren karakteristik bir tip Abdullah Efendi vardı.

 

Uzun bir dönem eskiden beri Eski Kolordu çevresine kurulan, insan selinin aktığı meşhur Cuma pazarı da Behzat ırmağının bir kenarına taşınmış, daha sonra da yıllarca hafta pazarları da aynı mekânda yer almıştı.

 

Şunu da belirtmek gerekir ki Behzat Çarşısının esnafı diğer çarşıların esnaflarına göre daha kültürlüydü. Birçoğu üzerlerine tertemiz önlük, kollarına eski kâtipler gibi kolluk takıyordu. Zira hükümet binası, askeriyesi, adliyesi, özel idaresi, kadınlar hapishanesi (imam evi) vali konağı ve ilkokullar ve bazı devlet dairelerinin hemen hepsi, amiri, memuru buralardaydı. Keza iş yerlerinin de yine diğer çarşılara oranla daha tertipli, düzenli olup pek çoğu tahta kepenklerden ziyade camlı idi. 

 

Hayat, halk dilindeki söylemiyle Kambur köprü ve Cinlioğlu Köprüsü arasında akıp gidiyordu. Hatta saathanenin biraz ilerisinde Kambur Ali'nin bahçesinden itibaren yukarı Behzat çarşısı başlıyordu.

 

Köyden kasabalardan gelenler için bir buluşma merkeziydi saathane. Kızıliniş'ten Cahit KÜLEBİ'nin “tozlu yolların aktığı ırmak” dediği, şehri ikiye ayıran Behzat Deresi çok temiz akmasa da, bağrına dökülen bazı kaçak pisliklerle, birikenlerini alıp götürüyordu homurdanarak. Tabii yağmurun çokça yağıp da Kızıliniş'ten koşarak gelen benim de şahit olduğum, bazı ev ve işyerlerini yoklayan seller, onları koluna takıp delice götürmese. 

 

2009 yılında Tokat Bey Sokağı Belgeselini hazırlarken röportaj yaptığımız bazı yaşlı sakinler geçmiş yıllarda bu felaketler sırasında nice insanların, hatta bir damatla gelinin de faytonla birlikte sele kapılıp gittiklerini anlatınca, hadiseler bizde “nittin allı pullu gelini” sözleriyle bir dramı yansıtan meşhur Kızılırmak türküsünü çağrıştırmıştı.

 

Bir de derenin karşı tarafında, bugün yerinde yeller esen, tarihe tanıklık eden büyük kavak ağacı vardı. Özellikle Birinci Dünya Savaşı yıllarında asker kaçaklarının ve idamına karar verilen suçluların asıldığı o zalim ağaç. Devamında Behzat Köprüsü (Kambur Köprü), karşısında Hızarcı Halil Kaya'nın (Halil Ağa) zaman zaman sessizliği yırtan tomrukların biçildiği hızarhanesi vardı. Halil Ağa aynı zamanda tıra benzeyen meşhur Faun kamyonuyla nakliyatçılık da yapıyordu.

 

Biz öncelikle o semte adını veren Hoca Behzat-ı Veli 'den ve Camii'nden kısaca bahsedip, sonrasında yaklaşık yetmiş yıl öncesinden yakın dönemimize kadar tanınmış bazı esnafları sayıp, saathanenin caminin kubbesine konan güvercinlerin rahatını bozup kanatlandıran çan seslerine kulak verelim.

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
250