İNSANIN CANI, ACIDIĞI YERDEDİR!


Bu makale 2021-01-13 00:24:12 eklenmiş ve 605 kez görüntülenmiştir.
Ali BERKE

Biliyorum. Yine eleştiri alacağım “Yazılar uzun oluyor !” diye. Ama konu uzun ve belki daha da yazacağımız bir konu.

Bizim burada Niksar'da, ruhsat alınmış ama henüz maden arama faaliyetleri başlamadı.

O yüzden, bizden önce maden faciasını yaşamış yerlerden biri yazımızın konusu.

Uşak Eşme'de bulunan Kışladağ'da bir altın madeni var.

Ve bir mücadele var bu madene karşı.

Uşak ilinin Eşme ve Ulubey ilçeleri arasında kalıyor. Eldoradogold-Tüprag şirketi tarafından altın çıkarılan dağın adı Kışladağ. Burada 2006 yılından bu yana 450 metre derinlikte ve 1000 metre çapında bir alanda 70 bin ton siyanür kullanılarak altın çıkartılıyor.

Ve Muammer Sakaryalı, "Kışladağ'dan Mektup Var"  diyerek, madene karşı verilen bu mücadeleyi kitaplaştırmış.

"İnsanın canı, acıdığı yerdedir" diyor.

Başka ne diyor bir bakalım :

“Esasında şu an Türkiye'de altın, gümüş, nikel gibi madenlerin olduğu her yeri Maden Tetkik Arama (MTA) biliyor. Onların kayıtlarında var. MTA bu çalışmaları genelde yapmış. Hangi dağda hangi maden var ve tenoru ne kadar biliniyor.”

Peki ne zaman başlamış Kışladağ'da faaliyetler?

(…)

“ Kışladağ'da 2003 yılında ÇED raporu, 2004 yılında inşaat ruhsatı aldılar ve 2006 yılının ilkbaharında deneme üretimine geçildi.”

Ve bir durum tespiti yapıyor.

“12 Eylül rejiminin toplumda yarattığı korku 1990'ların sonuna dek kendini bir biçimde hissettiriyordu. Köylerde gece gündüz jandarma dolaşıyordu, kahve basıyordu; 12 Eylül döneminde yaşananlar hatırlatılıyordu, düzeni-yetkiliyi eleştiren "terörist" damgası yiyordu. Hatta 2003-2004 yıllarında muhtarlara görev verilip 12 Eylül döneminde bir biçimde sorgudan geçmiş her insandan ikişer adet fotoğraf istenmişti.

Altın madenine karşı çıkan, "bu maden toprağımızı havamızı zehirler mi?" diyenler bizzat dönemin valisi tarafından "vatan haini", "terörist" yani düşman ilan ediliyordu. Hatta Uşak Barosunun bu tutumu eleştiren basın açıklaması olmuştu.”

Peki Kışladağ'da Bergama gibi bir direniş ve mücadele  olmaması için  ne gibi baskı politikaları uygulanmıştı ?

“Bergama köylü direnişi birçok bakımdan ilkleri içerir ve 12 Eylül sonrasında görülen en kitlesel direniştir. Bu direniş, ülkeye Özal'ın Enerji Bakanı Faralyalı tarafından çağrılan uluslararası altın şirketlerini ve devleti çok rahatsız etmiştir. Öylesine rahatsız etmiştir ki, konu MGK gündeminde görüşülmüştür. Bu görüşmenin sonucunda uygulanan psikolojik savaş yöntemleriyle, bu köylü hareketi hakkında kuşku halesi yaratılmış, "dış güçler tarafından kullanıldıkları" iması etkili olmuştur. Hala daha o etki kırılabilmiş değildir.

İşte bu olaydan ders çıkaran devletimiz ve Tüprag şirketi, daha baştan itibaren "halkı ikna etmek için" birlikte çalışmaya başlamıştır. Çalışmaların başında kaymakamları ve diğer bürokratlarıyla beraber zamanın Uşak valisi vardır. Gazetelere demeçler vererek, köy köy dolaşarak "Madene karşı çıkanların vatan hainleri, teröristler" olduğunu söylemiştir. "Karşı çıkanların ezilip geçileceğini" söylemiştir. Özellikle madene yakın olan ve ilk karşı çıkan Bekişli Köyü'nde, jandarma terörü estirilmiş, köye çağrılan bir doçent, bir avukat, bir gazeteci ve onlarca köylü gece köy kahvesinden alınıp sorgulanmış ve yargılanmışlardır. Yerel mahkeme tarafından hapis cezası almışlardır.

Daha sonra İnay köylülerine birçok dava açılmıştır. O güne kadar yapılmayan tecrit uygulamaları başlamıştır.”

Yöre halkının madene tepkisi nasıl olmuş ?

“Altın madeninin çalışabilmesi için suya ihtiyacı var. Madene 13 km uzaklıktaki bir akiferden su getiriyorlar. Yeraltı suyumuz kıt bizim. O suyu kullanıyorlar. Ve o su İnay'dan geçmek zorunda. İşte orada dananın kuyruğu koptu. İnaylılar, su yolunu kendi arazilerinden geçirtmek istemediler. Hiç kimse özel arazisini satmadı.

Meradan geçirmek istediler. Köylüler ona da razı olmadı. Devlet hazine arazisini verdi, mera vasfındaki kimi yerleri mera vasfından çıkardı. Orman alanlarına devlet izin vermiş zaten. Fiili engelleme gündeme geldi. Kadınlar en önde olmak üzere tüm İnaylılar direnişe geçti. Üç gün iş makineleri çalışamadı. Sonunda jandarma bizi ezerek şirkete yol açtı. Tutuklanalar oldu. Mahkemeye verildik. Hala süren mahkemelerimiz var.

Madenin açılması kitlesel olarak protesto edildi. 2006 Haziranında başlayan deneme üretimi sırasında Eşme'de yüzlerce insan zehirlenmişti. O zehirlenmeleri hatırlatan dövizlerle madene giden yol tutuldu. Ama madenin açılışını yapan bakan Hilmi Güler, helikopterle indi. Sonra duyduk ki, açılış konuşmasında "Bir avuç çapulcuya pabuç bırakmayız, zengin madenlerimizin fakir bekçisi olmayız" gibi şeyler söylemiş.”

Peki, madenler çevreye ve sağlığa zarar verdiği için bir kesimin tepki gösterirken , bir kesim de "ekmek kapısı" olarak görmüş müydü  Kışladağ'da ?

“Gerçekten bizim oralarda tarımla ve hayvancılıkla geçinmek zorlaşmıştı. İnsanların çoğu şehirlere çalışmaya gitmişti. Evine ekmek, tuz götürememe kadar onur kırıcı bir şey yoktur. Çaresizlik, yoksulluk nedeniyle bazı köyler "ekmek kapısı" açıldı diye sevinmiştir de. Hasılı madende çalışanlar/isteyenler, istemeyenler olarak bölündü köyler. Hatta o kadar bölündü ki birbirlerinin düğününe, cenazesine gitmeyecek kadar kırıldılar.

Her yerde aynı tekerlemeleri söylüyorlar: "Memleket kalkınıyor" filan diyorlar. Kalkınan da büyüyen de altıncılar. Bize de kirli toprak, zehirlenmiş yaşam alanı, yıllarca kusacak zehir yığınları armağan ediliyor.”

Peki maden halkın sağlığını nasıl etkilemişti ?

“Halkın önce ruh sağlığını etkiledi. Bilim adamlarının bir bir zararını anlattığı madene "devlet nasıl izin verir?",  "Bu devlet kimin devleti" gibi yararlı sorular aynı zamanda ciddi travma yarattı. Arkasından sürekli bir endişe hali içinde yaşadık. Bu zulümlerin en büyüğü değil mi? Önce Eşme'de yaşanan zehirlenme ve devletin bu olayı örtmeye çalışması, ardından İnay'da ve başka köylerde yaşanan anomalili ve ölü doğan ve hala da devam eden koyun kuzu ölümleri endişeyi iyice arttırdı.”

Altın madenin kapatılması için yürütülen mücadele,

Tutanak tutmayı, belge oluşturmayı, kamuoyunda haber olmayı, medyada yer almayı ve paylaşmayı öğretmiş Kışladağ'lılara. Deneyimlerini paylaştıkça, yürütülen mücadelenin işe yaradığı fikri pekişmiş. Adeta, mücadele mayalanmış oralarda .

Ve özetle şöyle diyor Muammer Sakaryalı :

“Kışladağ viran olmuştur. Kesilen binlerce ağaç, bozulan ekosistem, 450 metre derinlikte ve 1000 metre çapında oluşmaya başlayan içi ağır metalli açık ocak, onlarca pasa dağı ve o pasa dağlarından süzülen ağır metallerin yaşam döngüsüne karışması, binlerce dönümlük içi kimyasal dolu alan, atmosfere karışan hidrojen siyanür...

Dava Danıştay'ın önündedir. Sonuç nasıl olursa olsun hukuk işe yaramaz hale gelmiştir. Artık mücadele meşruiyetini, fiili "viran" durumdan almak zorundadır.

Yaşam alanımızın mahvedilmesine karşı mücadele etmek için haysiyetli ve vicdanlı olmak yeter. Kaldı ki artık ülkenin hatta dünyanın dereleri, kültürel varlıkları, ormanları, suları çığlık çığlığadır.”

Köylüler, meralarının maden şirketi tarafından kullanılmasına izin vermeyince, devlet de mera vasfından çıkar mış iyi mi?  

Ne dersiniz? Niksar'da maden aranacağını duyar duymaz endişelenmekte haksız mı Niksarlılar ?

Hala, ”Memleket kalkınacak !” , “İş kapısı açılacak!” diye propaganda yapmaya, madeni alıp gidecek olan, bize de zehirini bırakacak olan maden şirketlerini savunmaya devam edecek mi bazı belediye başkanları, bazı köy muhtarları ve köylüler ?

Ve de iktidar partisinin yerel yöneticileri ?

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
250