ANADOLU'NUN KUTLU MİRASI AHİLİK


Bu makale 2021-09-13 11:17:44 eklenmiş ve 220 kez görüntülenmiştir.
A. Turan ERDOĞAN

Kardeşlik, esnaf ve sanatkârlar birliği teşkilatı Ahilik ten bahsetmek, kutlu mirasın sahiplerini hayırla yâd etmek istiyorum. Ben siftah yaptım, komşumdan al diyen bir esnaf düşünün. Nasıl bir eğitim, ahlak, edep ve erkân dersi alarak bu efsunkâr toprakları eşsiz bir hayat mektepleri haline dönüştürmüşler.

Bu Anadolu Mektebini biraz daha tahlil etmek gerekir. Etimolojik açıdan incelediğimizde kök itibariyle Arapça ah kelimesi olup, ahi olarak Türkçe'de de kullanıldığını görmekteyiz. Arapça ah kardeş, ahi de kardeşim manasındadır. Ahilik, ıstılahta; esnaf ve sanatkârlar birliği, teşkilatta da; Anadolu şehir, kasaba ve hatta köylerindeki esnaf ve sanatkâr kuruluşlarının eleman yetiştirme, işleyiş ve düzenliliklerini teftiş eden bir müessese manasındadır.

Ünlü seyyah İbn-i Batuta, Seyehatname'sinde Anadolu'daki Ahilerden şöyle bahsetmektedir: “Ahî; kardeş, Ahilik de kardeşlik manasındadır. Ahiler, Anadolu'ya yerleşmiş bulunan Türkmenlerin yaşadıkları her yerde; şehir, kasaba ve köylerde bulunurlar. Bunlar, sanat sahibi kimseler olup, geçimlerini temin etmek üzere bir meslekte çalışanlardan meydana gelen ve birbirleriyle yardımlaşan bir topluluktur. Memleketlerine gelen yabancıları karşılayan, onlarla ilgilenerek bütün ihtiyaçlarını temin eden ve haksızlıkları önleyen kimselerdir. Dünyanın hiç bir yerinde bunların benzerlerine rastlamak mümkün değildir.

Anadolu'da bir şehre girdiğimiz sırada, çarşıdan geçerken dükkânlardan çıkan insanlar, bindiğimiz hayvanları çevirerek yularlarından asıldılar. Bir başka grup ise, bunları durdurarak, onlar da hayvanlarımızın yularından tuttular. Her biri hayvanın yularını kavrayıp, kendi tarafına çekmeye çalışıyor, bu hususta ısrar ediyordu. Aralarında çekişme uzayınca, konuştuklarını anlayamadığımızdan korkmaya başladık. Malımıza ve canımıza kastedeceklerini zannettik. Nihayet yanımıza Arapça bilen, hacca gitmiş bir adam geldi. Ona, bu adamların bizden ne istediklerini ve aralarında niçin anlaşmazlık çıktığını sordum. “Bunlar Ahilerdir” dedi. Bizimle ilk karşılaşan Ahî Sinan'ın yoldaşları, sonra gelenler de Ahî Tuman'ın yoldaşları imiş. Meğer bizi misafir etmek için çekişmişler. Nihayet kura'ya başvurarak işi halletmeye karar verdiler. Kur'a, Ahî Sinan tarafına düşünce, bizi misafir etmek üzere tekkelerine götürdüler. Çok izzet ve ikramda bulundular. Ertesi akşam da Ahî Tuman'ın adamları gelip, misafirliğe götürdüler. Her iki tarafta da yemekten sonra Kur'ân-ı kerim okundu, hoş sohbetler oldu. Tekkelerinde bir müddet kaldıktan sonra, büyük bir memnuniyetle ayrılıp seyahatimize devam ettik.”

Yine İbn-i Batuta misafir kaldığı, bir Anadolu Ahî misafirhanesi hakkında şunları söyler:

“Kastamonu'dan yola çıkıp, bu bölge köylerinden birinde kaldığım Ahî misafirhanelerinin en güzelini sizlere anlatayım. Burayı, Emir Fahreddin adında büyük bir zat yaptırmış. Köyün gelirini de, misafirhane için vakfetmiş. Bakımı ve ağırlanacak olanların istekleri için, kendi öz oğlunu görevlendirmiş. Misafirhane karşısında bir de sıcak sulu hamam yaptırmış ki; gelip geçenler bilabedel (ücretsiz) olarak yıkanıp, paklansınlar. Köyde ayrıca bir de çarşı kurdurup, bu Çarşının gelirini camiye vakfeylemiş.


Mekke ve Medine gibi mübarek beldelerden ve Horasan, Şam, Mısır, Irakeyn gibi uzak diyarlardan gelen fakirler için; vakıftan kişi başına birer kat elbise ile ilk gün için 100 dirhem, kaldığı diğer günler için de yetecek kadar et, ekmek, yağ ile pirinç pilav ve dahi tatlılar tahsis edilmiş...

Anadolu ahalisinden her ziyaretçi için, 100 dirhem akçe ile 3 günlük ziyafet tayin edilmiş...”

Türkler İslâm dinini kabul etmekle şereflendikten sonra, Türkistan'dan Anadolu'ya kadar olan sahada esnaf ve sanatkârlar arasında bir bağlılık ve kardeşliğin ancak bir teşkilatla devam edeceğine inanıyorlardı. Böylece İslâm âleminde zaten mevcut olan ve güzel ahlâkın en yüksek mertebesi şeklinde bilinen fütüvvetle yakından münasebet kurdular. Cömertlik, mertlik ve mürüvvet manalarına gelen fütüvveti kendilerine has bir üslupla geliştirerek, kardeşliği, birliği kurdular.

Üzerinde ehemmiyetle durulan Fütüvvet müessesesi, eskiden beri Müslümanlar arasında mevcut idi. Hatta fütüvvete mensup olanların nasıl hareket edeceklerine dair, fütüvvet name ismi verilen eserler yazılmıştı. Bu müessese, uzun müddet faaliyet gösterdikten sonra zamanla unutuldu.

Bilindiği gibi Müslüman Türkler (Selçuklular) on birinci asrın ikinci yarısında Anadolu'ya girmeye başlamışlardı. Bunlar, büyük bir ekseriyetle göçebe halinde idi. Aldıkları Anadolu topraklarında yavaş yavaş köylere, kasabalara ve şehirlere yerleşiyorlardı. Fakat ticaret, Müslüman olmayan yerli Bizans halkının elinde idi. Hatta uzun müddet onların ellerinde kaldı ve bir asır kadar devam etti.

On üçüncü asrın ilk yıllarında Çin'in kuzeyi ile kuzey batısı arasında, başlarında, Timuçin olarak da tanınan Cengiz'in bulunduğu Moğol çapulcuları, on beş yıl gibi kısa bir müddet içinde, dünyanın siyasî haritasını adeta altüst ettiler, korkunç katliamlarda bulundular.

Bunun üzerine orta Asya'da bulunup göçebe halinde yaşayanlar kaçmak mecburiyetinde kaldı. Zulüm durmak bilmeyip, artarak devam edince, esnaf ve yerli kimseler de can havliyle oralardan göç edip Anadolu'ya geldi. Bunlar Müslüman Türklerdi. Onların Anadolu'ya gelmeleri esnaf arasında bir birlik ve nizamın sağlanmasını ve bir teşkilatın kurulmasını zarurî kıldı. Çünkü bunlar, Müslüman olmayan yerli esnaf ile kendilerini takip eden hatta kovalayan Moğol zalimlerinin aralarında kalmışlardı. Bu durumda Müslüman Türkler düşmanlarına ve yerli esnafa karşı teşkilatlanmak, aralarında birlik kurmak mecburiyetinde kaldılar. Bu mecburiyeti pekiyi kavrayan, anlayan âlim ve veli zatlar idi. Zaten Moğol zulmünden Anadolu'ya gelen Türkmen göçebeleri, ilim ve sanat sahiplerini dolayısıyla kültürlerini de beraberlerinde getirdiler. Horasan'dan gelen Mevlana Celaleddîn Muhammed Rumî de Anadolu Selçuklu sultanının davetiyle Konya'ya yerleşti. Büyük mutasavvıf, gönül sultanı Celaleddîn-i Rumî, Anadolu insanından çok hürmet ve iltifat gördü. Mevlevilik her tarafa yayıldı.

Muhyiddin ibni Arabî ve hocası Evhaddudin'le birlikte Ahî Evran de Anadolu'ya gelmişti. Ahî Evran hocasının kızı Fatıma Bacı ile evlendi. Mürşid-ül-kifaye ve Yezdan-şinaht adlı eserlerini Sultan Alauddîn Keykubad'a takdim etti. Hocası ve kayınpederi, Evhaduddîn'le birlikte Anadolu şehirlerini dolaştı. Vaazlarında, hususiyle esnafa İslâmiyet'i anlatarak, dünya ve ahiret işlerini düzenli ve intizamlı hale getirmeleri için nasihatlerde bulundu. Hocasının vefatından sonra Kayseri'ye yerleşen Ahî Evren debbağlık yapar, kendi elinin emeği ile geçimini temin eder ve ahaliyi irşat etmekle meşgul olurdu.

Yetiştirdiği talebeleri, gittikleri yerlerde zaviyeler kurarak bilhassa esnafı bir çatı altında toplayıp, teşkilatlandırmaya ve dışarıdan gelen misafirleri ağırlamaya başladılar. Zamanla sevenleri çoğaldı. Yaklaşan Moğol tehlikesine karşı halkı uyandırmaya ve Moğol istilacılarının önünden kaçıp gelen kimsesizleri barındırmak için ellerinden gelen gayreti göstermeye çalıştılar.

Kardeşlik ve beraberliği tesis için Anadolu'da hizmet ettiler. Bunlar Anadolu'da şehir şehir, kasaba kasaba, köy köy dolaşıp; dünya menfaati ve şahsî çıkar düşünmeden, sadece Allahü teâlânın rızasını gözeterek, O'nun dininin öğrenilmesi ve öğretilmesi, cihat ve vatan müdafaası için insanların metanetlerinin arttırılması ve onları teşkilatlandırmak için çalıştılar. İnsanların millî ve manevî duygularını sağlam, zinde ve morallerini yüksek tutmak için büyük gayret gösterdiler. Öteden beri mevcut olan birlik ve beraberliği kuvvetlendirdiler. Bu çalışmalar sayesinde, Anadolu'da önceleri kırlara, sahralara yönelen hayvan yetiştirici göçebe Türkmenler, yavaş yavaş tarım işçiliğine intibak ederek, yerleşmeye başladılar. Esnaf, sanatkâr, nakliyeci, işçi olarak şehirlere mahsus iktisadî faaliyetlere katıldılar. Mevcutlara ilaveten; Aksaray, Kırşehir, Kara hisar, Alaiye gibi kasabalar kurdular. Ahiler sayesinde Müslüman Türkler, vatan müdafaası azmi ile bir yandan Bizanslılar ve haçlılarla, bir yandan da Moğollar ile mücadele ettiler. Bunun neticesinde muharip bir hususiyet de kazandılar. 

Böylece Ahilik, İslâmiyet'in; gaza hamlelerini kolaylaştıran askerî, sanat erbabını himaye ve imalatı kontrol eden iktisadî, manevî ihtiyaçları cevaplandıran tasavvufî yönleri ile dini, iktisadî, askerî ve ahlâkî vasıflar taşıyan çok cepheli bir tarikat halinde gelişti. Her derviş veya mürit, kendi geçimini kazanmak için, bir sanat ve meslek sahibi olarak; başkasına muhtaç olmaktan kurtuldu.

Anadolu'daki Ahilik teşkilatının teşekkülü bu şekildedir. Teşkilatın kurucusu olan Ahî Evren, çeşitli şehirlere halifeler ve talebeler gönderdi. Bunlar vasıtası ile İslâm âlemindeki medeniyet eserlerini yakıp, yıkan, milyonlarca müslümanı kılıçtan geçiren zalim Moğollara karşı Anadolu insanını gaza aşkı ile dolu, Allahü teâlânın rızası için cihada hazır bir toplum olarak yetiştirdiler. Ahiler, Anadolu'ya saldıran ve tamiri mümkün olmayan yaralar açan Moğollara karşı kahramanca mücadele ettiler. Onların zulüm ve katliamlarından yılmadılar.

Ahilik, Anadolu Selçuklularının ve Osmanlıların içtimaî hayatında çok tesirli oldu. Bilhassa gençler, Ahiler sayesinde, yetişerek başıboş olmaktan ve zararlı akımlara kapılmaktan kurtarıldı. İnsanların birbirlerine yakınlaşması, kaynaşması, kısaca hakiki kardeşlik tesis edildi. Bu suretle gelişip büyüyen teşkilat ayrıca, Anadolu'nun birlik ve beraberlik, dinî, ahlâkî, iktisadî, içtimai hayatına büyük hizmet etti. Ahî birlikleri muhtar bir idareye sahip olduklarından, kısa zamanda esnaf ve sanat hayatına hâkim oldu.

Ahilik teşkilatı, Osmanlı Devleti kuruluncaya kadar, Anadolu insanını dinî ve millî birlik içinde tutmaya muvaffak oldu. Anadolu'nun Türkleşip, İslâmlaşmasında hizmeti geçti. Ahilerin gayretli çalışmaları, Anadolu'nun yapısında büyük rol oynadı. Bu gayretli faaliyet neticesinde, göçebe halinde devam eden hayattan, yerleşik hayata geçildi. Yerli Bizans halkının elinde bulunan ticaret hayatına, yeni gelen Müslüman Türkler de katılmaya, hatta söz sahibi olmaya başladılar. Gayr-i Müslimlere kapalı olan ahilik, Müslüman meslek erbabına bir nevi imtiyaz sağladı. Göçebe Türkmenlerin şehirlerdeki iktisadî hayata girmelerini kolaylaştırdı. Anadolu'da yaşayan gayr-i Müslim sanat ve iş sahipleri de bulunmasına rağmen, ahi zaviyelerine girememeleri, onları İslâmiyet'e girmeye teşvik etti ve Anadolu'da İslâmiyet hızla yayıldı.

Ahiler, herkese hatta sultanlara nasihatlerde bulunup, onların güzel ahlâk ile yetişmelerini temin ettiler.

Söğüt civarında, Bizans hududunda gelişmeye başlayan Osmanlı Beyliği emrine koşuşan Ahilerden bir kısmı, uçlara yerleşip tekkeler ve zaviyeler kurdular. Nüfuzlu ve itibarlı bir Ahî şeyhi olan Edebalî, Osman Gazi ile yakın münasebetler kurup kızını ona verdi. Birinci Murat, ahîydi. O, zamanında Ahî teşkilatının başı olarak bilinmekteydi. Nitekim Kırşehir'in Hacı Bektaş kazasında bulunan tekkenin, 1367 tarihli kitabesinde, Birinci Murad'dan “Ahî Murat” diye bahsedilmektedir.

Ahiler, doğudan gelerek Osmanlılara katılan Türkmenleri yetiştirdiler. Onlara İslâmî bilgileri öğretip, gaza ruhunu aşıladılar. Fatıma Bacı'nın yetiştirdiği bacılar ve yetiştirdikleri Bacıyan grubu da, yeni gelenlerin hanımlarına İslâmiyet'i öğreterek, din-i İslâm'ı bi-hakkın yaşamaları için gayret ettiler, elde ettikleri mümtaz İslâm kültürünü bacıdan bacıya naklettiler. Böylece Ahiler, üç kıta'da altı asır at koşturacak istikbalin Osmanlı neslinin temelini kurmakta, yardımcı oldular.

Ahiler, sulhta muallim, savaşta asker idiler. Hatta Selçukluların sonlarında devlet otoritesinin zayıf olduğu zamanlarda, Anadolu'nun bazı yerlerinde, bilhassa Sivas ve Ankara dolaylarında idarî teşkilata hâkim oldular. Bir ara Ankara'da, devlet kurdular.

Ahiler, diğer devletlerle olan mücadelesinde Osmanlıya yardımcı oldular ve yüklerini hafiflettiler. Bursa'yı, Düzmece Mustafa'nın hücumundan korudukları gibi, 1360 yılında Birinci Murad'ın hareketine hiç bir mukavemet göstermeden, ellerindeki Ankara şehrini teslim ettiler.

Osmanlılar da onların kadir ve kıymetini devamlı şekilde takdir ettiler. Onlara hürmet gösterip, vatandaşlarının onlar tarafından yetiştirilmesini kolaylaştırdılar. Böylece ahlâkî hayat ve buna bağlı olarak sosyal hayat içinde bir müesseseleşme başladı. Yüksek bir ahlâka ve gaza ruhuna sahip gazi dervişler, hanekah da denilen zaviyelerde toplanmaya başladılar. Zaviyeler de yüksek ahlâk sahibi, hürmete layık, güçlü ve zengin liderler etrafında toplandı. Bu gruplar, zengin Ahî liderlerinin kurup finanse ettiği zaviyelerde toplanıyorlardı. Zaviyeler, yolcuların misafir edildiği, ziyafet ve merasimlerin tertiplendiği yerler haline geldi. Buralar kısa zamanda gelişerek, cesaret ve yiğitlik, misafirperverlik ve cömertlik, gazilik gibi İslâm ahlâkı esasına dayanan ahlâk mektebi mahiyetini aldı. Anadolu'yu bir şefkat diyarı haline getirdiler.

KAYNAKÇA

1-İslam Tarihi Ansiklopedisi ( 1.Cilt))

2-Rıhle-i İbn-i Batuta; sh. 285

3-Zeyl-i Şakâyık-i Nu'mâniyye (Mecdi tercümesi); sh. 33

4-Aşıkpaşa-zâde târihi

5-Evliya Çelebi seyahatnâmesi

6-Rehber Ansiklopedisi; cilt-1, sh. 115

7-İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cilt-8, sh. 69

8-El-Fusun-ul-müntehibc. min asar-il-fütüvvet-it-Türkiyye vel-İslâmiyye (İstanbul 1922) 

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
250