FETİH VE FATİH


Bu makale 2013-05-11 11:43:32 eklenmiş ve 1172 kez görüntülenmiştir.
M. Necati GÜNEŞ

“İstanbul muhakkak fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve onun askerleri ne güzel askerlerdir.”                     
                                                                     Hazreti Muhammed


“Ya ben İstanbul'u alırım; ya İstanbul beni!”
                                                                    Fatih Sultan Mehmet
Türk-İslâm mefkûresinde büyük bir önem kazanan İstanbul, deniz ve karaların bitişiği, hârikulâde tabiat ve iklim şartlarının birleştiği, Allah'ın çeşitli güzelliklerle bezediği, müstesna coğrafi ve siyasi mevkii, tarihin pek çok eser ve hatıralarla yumaklandığı emsalsiz bir beldedir. Üç kıtaya hakimiyetin dayanağı ve cihanın idare merkezi olmağa lâyık bu beldenin fethinin, hak dinin gazi ve hamileri olan Müslümanlarca gerçekleştirileceği Allah'ın sevgili peygamberi tarafından müjdelenmişti.
Osmanlı padişahları tarihi Türk cihan hakimiyeti mefkûresine eskiden daha kuvvetli olarak bağlanırken İstanbul'u bu hakimiyetin ilk merhalesi ve merkezi sayıyorlardı. Türk siyaset ve fikir adamları arasında gelişen bu milli ve İslâmi mefkûrenin halk kitlelerine ve askerlere “Kızıl-elma” adı ve efsanesiyle yayılması çok dikkat çekici olup İstanbul'u sembolleştiriyor ve Türkler için ona sahip olma emelini oluşturuyordu.
Sultan Murat Gazi, oğlu şehzade Mehmet'i yalnız mükemmel bir tahsille yetiştirmekle kalmamış, aynı zamanda ona rakipsiz ve sağlam bir devleti de miras bırakmıştı. Şehzadeliğinden beri, bir an önce, İstanbul'u fethetmek, Hazreti Peygamberin müjdesine mahzar bir cihangir olmak idealiyle yanıp tutuşuyordu.
1451'de 21 yaşında 3. defa Osmanlı padişahı olan Sultan II. Mehmet, tahta geçer geçmez hazırlıklara başlayarak, ilk olarak komşu ülkelerle anlaşmalar imzalamış, sınırları güvenlik altına aldıktan sonra, boğazdan geçişi engellemek için Rumeli Hisarı'nı yaptırmış büyük çaplı toplar döktürmüş ve orduyu hazırlamıştır.
6 Nisan 1453 tarihinde başlayan kuşatma, 54 gün sonra 29 Mayıs 1453 Salı günü Türk ordusunun şehre girmesiyle sonuçlanmış ve 1100 yıllık Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu'nu ortadan kaldırılmıştır.
İstanbul'un fethiyle Orta Çağ'ı kapatıp, Yeni Çağ'ı açan Genç Sultan II. Mehmet'e “Fatih” ünvanı verilmiş,  bu fetihle Karadeniz'i Akdeniz'e bağlayan ticaret yolu Türklerin egemenliğine geçmiş, büyük topların kullanılması Feodalitenin sonunu hazırlamıştır.
    İstanbul'u fethederek Türk ve İslâm dünyasına kazandıran ve Peygamberimizin müjdelediği komutan olma şerefine ulaşan Fatih müstesna bir şahsiyetti.     
    Fatih, Osmanlı hükümdarları içinde hem en büyük asker, hem en büyük devlet ve siyaset adamı, hem de en büyük âlim olanıdır. Bazı tarihçiler O'nu, dünya tarihinin en büyük şahsiyeti olarak ileri sürmüşlerdir. Yüksek kabiliyet ve dehasıyla, dost ve düşmana kudretini teslim ettirmiş büyük bir hükümdardı. O, hem zamanını, hem kendini aşmış fikir ve iman adamıdır. Öyle bir iman ve fikir adamı ki, kabına sığmayarak taşmış,  yeni ve aydınlık bir çağın kapılarını bütün insanlığın ümidi ve ışığı olarak ardına kadar açmıştır.
    Kılıçla kalemi birleştiren, ilim ve irfan ordusunun da serdarı olan Fatih, bilhassa Manisa'da geçirdiği ikinci şehzadelik devresinde, dönemin en liyakatli âlimlerinden ders almış (Molla Güranî, Akşemseddin, Molla Hüsrev…), felsefe, matematik okumuş, Arapça ve Farsça'yı ana dili gibi öğrenmiş, Latince, Yunanca ve Sırpça'ya çalışmış, tarih, coğrafya ve askerlik bilgisinde fevkalade ilerlemiş, bir yandan da dünya cihangirlerinin hayatlarını incelemiştir.
    23 yaşında İstanbul'un fatihi olan Sultan Mehmet, azim ve irade sahibi, temkinli ve verdiği kararı kesinlikle uygulayan, devlet idaresinde sert bir şahsiyetti. Duygularını gizlemeyi bilir, yapacağı seferleri uygulamaya koyuncaya kadar gizli tutardı.
    Fatih, bilgili ve serbest fikirli olup, taassubu yoktu; alimleri davet ederek, ilmi tartışmalar yaptırırdı. İlmi meselelerde hangi din ve mezhebe mensup olursa olsun âlimleri himaye etmiş ve onlara eserler yazdırmıştır. Her nerede büyük bir âlim duyarsa O'nu İstanbul'a getirmek için her fedakârlığı yapardı. Meşhur matematikçi Ali Kuşçu Onun zamanında İstanbul'a geldiği gibi, Molla Cami'yi de davet etmişti. Meşhur ressam Bellini de davetle  İstanbul'a gelerek Fatih'in resmini yapmış ve büyük bir himaye görmüştür. 
    Türkiye'de Rönesans'ı gerçekleştiren, hakiki bir kültür sentezi kurarak, âlimlerle içli dışlı olan Fatih, bütün tarih boyunca hocalara ve hocalık mesleğine en büyük samimi saygıyı gösteren hükümdarlar hükümdarıdır. Aslında ilme ve âlime saygı bu büyük milletin hamurunda, pişmiş aşında, teneffüs ettiği havasında vardır. Dizlileri diz çöktürüp, başlılara baş eğdiren Fatih, ancak bir âlimin elini öpmek için eğilirdi. Fatih, hocası Molla Gürani'yi nerede görse elini öper, Molla Hüsrev'e camide bile rastlasa ayağa kalkardı. 
    Fatih Sultan Mehmet, 1481 yılına kadar otuz sene padişahlık yapmış, bizzat 25 seferde bulunmuştur. 20'den fazla devleti ve bu arada 3 İmparatorluğu tarih ve siyasi coğrafya sahasından silerek mevcut Osmanlı mülküne katmış, Osmanlı Devleti'nin sınırlarını Tuna'dan Fırat'a kadar genişletmiş, bu devamlı yükseliş, Fatih'in beslediği Türk-İslâm Cihan hakimiyeti ve mefkûresine daha büyük bir kudret ve hayatiyet bahşetmiştir. 
    Büyük Türk Hakanı Trabzon fethine giderken(1461) Uzun Hasan, annesi Sâra Hatun'u  kayınpederi Trabzon Tekfuru için şefaatte bulunmak üzere göndermişti. Fatih Sultan Mehmet bu hatunu ana edinmiş; seferde de beraber götürmüştü. Padişah sarp ve yolsuz Zigana Dağları'nı yaya yürümeye mecbur kalınca, Sâra Hatun:
- “Ey Oğul! Bu Trabzon'a bunca zahmet nedendir? Burasını gelinime bağışla” der. Padişah ise:
- “Bu zahmet din yolunadır, ahirette Allah huzuruna varınca inayet ola. Zira elimizde İslâm kılıcı var. Eğer bu zahmeti çekmezsek, bize gazi demek yalan olur.” cevabını verir.
    Bu olay bize Fatih'in İslâm ve Cihan Hakimiyeti davasında ne kadar büyük bir irade ve kudrete sahip olduğunu gösterir. Askerlik tarihinin en parlak simalarından olan Fatih Sultan Mehmet, diplomaside de  XV. yüzyılın en büyüğüdür. Kendisine barış teklifi ile gelen Bizans elçilerine; “Bizim gücümüzün eriştiği yere, sizin hayaliniz bile yetişemez” diyordu. Son Bizans İmparatoru Konstantin Paleologos'un Türklere karşı Katoliklerden yardım umarak birleştirmiş olduğu Doğu ve Batı kiliselerini (Ortodoks ve Katolik), İstanbul'un fethi üzerine hemen birbirinden ayırmış; böylece hem Ortodokslara inanç özgürlüğü tanıyarak onları Katoliklerin baskısından kurtarmış hem de Hıristiyanlar arasındaki bu ayrılığı kullanarak fetihlerine devam etmiştir.
    Fatih aynı zamanda basiret sahibi, yani ileri görüşlüydü. O sırada henüz “Moskova Prensliği”nden ibaret olan Rus Çarlığı'nın ileride Osmanlı Devleti için ne büyük bir tehlike olabileceğini daha o zamandan anlayan Fatih'in, Kırım Hanlığı'nı hakimiyeti altına alması, Karadeniz'in kuzeyindeki Ceneviz sömürgelerini işgal ettirmesi ve diğer bir takım tedbirleri alması da ancak yüzyılları aşan bir uzağı görebilme ile açıklanabilir.
    Alman tarihçisi A. D. Mordtman, Fatih için şöyle der; “Dünya tarihinde bir dönüm noktası yaratmış, Doğu ve Batı'nın kapısında durmuş, her iki alemin kültürünü nefsinde toplanmış bir insandır.”
    Bilindiği gibi Fatih'in Avrupa kültürünü ve dillerini iyi bilmesi batıda olmadık ümitler yaratmış, Papa II. Pius, Fatih'e yazdığı mektupta, Hıristiyan olduğu takdirde, kendisini Roma İmparatoru olarak selâmlamaya hazır olduğunu  bildirmiştir. 
    Fatih devrinde Türk Devleti, Avrupa'nın XV. Yüzyılda ilk “Merkezi Devlet” tipini oluşturmuş ve Yeni Çağ tarihinin  siyasi aşama, tekâmül bakımından bir işareti olan bu yeni rejimin Avrupa'da ilk örneği olmuştur.
    Fatih büyük bir asker, büyük bir devlet adamı, büyük bir bilgin olduğu gibi, o ölçüde de hassas ruhlu bir şairdir. “Avnî” mahlasıyla duygulu, lirik şiirler yazan Fatih, çevresinde devrin en üstad şairlerini toplayarak, onlara ömür boyu maaş bağlamıştır. Avnî mahlasıyla yazdığı bir rübaisinde sevgiliye şöyle sesleniyor:
    Arzuhâl etmeye cânâ, seni tenha bulamam.
    Seni tenha bulacak, kendimi asla bulamam.
    Bazı gazelleri gayet ahenklidir. Mesela baştanbaşa musikiden ibaret olan uzun bir şiiri vardır. Bu enfes manzumenin bütün kıymeti, insan kalbinin hüzün ve hasretini, kelimelerin manâlarından ziyade, birbiri ardından gelen etkili ahengin hazin edası ile anlatabilmiş olmasında gösterilebilir.
    Sevdin ol dilberi söz eslemedin vây gönül
    Eyledin kendüzüni aleme rüsvây gönül
    Sana cevreylemede kılmaz o pervây gönül
    Cevre sabreyleyemezsin nideyin hây gönül
    Gönül eyvah gönül vay gönül eyvah gönül
    Onu, daima rahmet ve minnetle anmak, Türklüğün milli ve tarihi görevlerindendir. Yazımıza yine Fatih'in bir sözüyle son verelim:
    “Şühedaya rahmet-i rahman, gazilere şeref-ü şan, bu millete fahr-ü şükran lâyıktır.”

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
250