diziem e-sgk Ücretsiz Kredi Sorgulama hizlipro

NİKSAR YAYLALARI - 3 -


Bu makale 2015-07-23 11:44:18 eklenmiş ve 850 kez görüntülenmiştir.
M. Necati GÜNEŞ

KIL BACAK KILDIR BACAK

 

Yaylada benim yaşımdakilerle dışarı çıktığım zaman oynayamaz hale geldim. Çünkü türkü yaptılar beni: "Kıl bacak kıldır bacak, sana kimler varacak." Arkamdan söylüyorlar, ben sokağa çıkamıyor, oynayamıyordum. Fakat ben bunların içinden birini dövmeliyim ki beni kabul etsinler dedim ve Eskidir'li mavi gözlü, kısa boylu şimdi ismini hatırlayamıyorum birini gözüme kestirdim. Gittim ona bir yumruk vurdum, devirdim. Diğerlerine de "Teker teker çıkın karşıma" dedim.  Yusuf isimli, ben boyda ve lider pozisyonunda olan çocuk: "Tamam, senle aşık oynayabiliriz" dedi. Öyle aşık oynamaya başladık ve böylece ben yaylanın, Eğricesu yaylasının çocuk grubu içine katıldım. Eğricesu yaylasının çocukları tarafından kabul edilen birey olma onuruna sahip çıktım. 

 

AŞIK OYUNU

 

Aşık oyununun nasıl oynandığını sorduğumuzda anlatıyor: Aşık, koyunun mafsal kemiğinden çıkan bir kemik parçasıdır. Bey olarak kullandığımız aşığın diğer aşıkları vurup daireden çıkartıp alabilmeniz için ağır olması gerekir, onun için aşığı oyar içine kurşun akıtırdık. Ve yine aşıklarımızı boyardık. herkesin belli bir rengi vardı. Mesela benim aşıklarımın hepsi maviydi, bey olan da kırmızıydı. Annem kazanda çamaşır kaynatırken boya atardı, ben de aşıklarımı kazana atardım ve boyanırdı.  Oyun oynarken büyük bir daire çizilir içine herkes aşıklarını koyardı. Bizde geriye çizdiğimiz çizginin arkasından bey olarak kullandığımız aşığı atarak dairenin içindeki aşıkları dairenin dışına çıkartmaya çalışırdık. Dairenin dışına sürdüğümüz aşıkları kazanmış olurduk. Öyle bir oyundu, şimdi tabii o oyunlar kalktı. 

 

EĞRİCESU YAYLASINA ÇIKIŞ


Her yaz yaylaya çıktıklarını söyleyen Ali Nejat Ölçen yaylaya çıkışlarını şöyle anlatıyor: Şimdi ben orta okul öğrencisi idim. Fayik efendi yani benim halamın kızı Naime ablamın beyinin bir katırı vardı ve evi de Karşıbağ'daydı.  O katıra iki taraflı yükler konurdu ve Eğricesu yaylasına dokuz saat yürürdük. Halamın çocukları vardı, -mesela Zeki  Zarakol Mustafa Kemal Atatürk'ün ilk pilotlarındandır- beraber giderdik yaylaya. Remzi Zarakol sonra öğretmen oldu, Teyfik abi hekim oldu, Avni Zarakol siyasal bilgiler fakültesinden mezun oldu sonra iktisat profesörü oldu. Onlarda gençti yürüyorlardı. Hatta bir defasında Zera'nın biraz ilerisinde uzun boylu bir kişiyle karşılaştık. Bana acımış olmalı ki: "Atınız var mı bu küçük çocuğu bindirelim" dedi. Adam benim ensemden tuttu kaldırdı: "Bu çok yeğnik, bunu böyle götürün" dedi ve tavşan gibi kaldırdı havaya hiç unutmuyorum. Her seferinde yürüyerek gittim ama şunu söyleyeyim, Eğricesu yaylasına giderken güneş görmezdik, gökyüzünü görmezdik. Balta girmemiş ormanlar arasından giderdik.  Evet gündüzün hiç güneş görmeden yaylaya giderdik, çünkü bütün o yamaçlar çok sık ormanlarla kayın ağalarıyla kaplıydı.  Kaynar'ı geçtikten sonra biraz ilerde şeer suyu dedikleri yerde bir değirmen vardı, o yamaçtan aşağı inerdik. O değirmenin buz gibi suyuna kara somunu basardık, o böyle pandispanya gibi şişerdi onu yerdik. Sonra yukarı çıkar ve Eğricesu yaylasına  doğru yürürdük. 

 

Gece on iki de yola çıkardık, gündüz sabah dokuza doğru Eğricesu yaylasında bulurduk kendimizi. Niye geceleyin çıkıyorduk onu bilemiyorum yani sıcağa yakalanmamak içindir her halde, gündüzün sıcağından, güneşten etkilenmemek içindir bence. 

 

O ormanlar yok oldu, çok yazık çok ve tabi o ormanlar gittikten sonra örneğin Niksar'da 1940'lı yılların başında çanakçı deresi çok büyük bir sel getirdi. Ben galiba lise son sınıf öğrencisiydim veya üniversitenin birinci sınıfındaydım tam anımsamıyorum fotoğrafını çekmiştim, bulursam onu da size göstermek isterim. Bir buçuk saat önce selin geleceği, Niksar'da gürültüsüyle hissedilmeye başlanmıştı.


KİREÇ KÖPRÜSÜ KAYBOLMUŞTU

 

Öyle bir sel geldi ki Arasta'nın girişindeki o leylekli köprüsünü koca bir kaya tıkadı. Herkes o kayanın sürüklenerek gideceğini zannediyordu, hâlbuki su üstünden taşıyor, altını oyuyor ve iki metre üç metre öteye götürüyordu. Sabahleyin merakla kalktık, Kireç köprüsü kaybolmuştu, tamamen erozyonla gelen kum çakıl yığınları altında kalmıştı. Hala kireç köprüsü kumla çakılın altındadır. Mesela bizim Çanakçı'nın ovaya girdiği yerdeki bağımız tamamen yarıldı, ikiye bölündü. Koca dört metre genişliğinde büyük bir yarık oluştu ve oradan aktı ve bütün ovayı işgal etti. Bir afetti o, ormanlar yok olduğu için.

 

Ormanlar şöyle yok oldu. Öyle zannediyorum ki orman idaresi kurulduğu zaman yeterince örgütlenme olamadığı için ormanların korunmasını jandarmaya teslim ettiler. Jandarma da ormana sahip olma tekniklerini bilmiyor ki, jandarmanın uzmanlık alanı değil ki sahip çıkamadı. Nihayet üç beş tane jandarma koca orman alanına nasıl sahip çıksın ve bir de tabi zannediyorum ki o ormanların bir bölümü de sahipliydi. Ormanlar devletleşti ve buna karşı bir  tepkiyle de kesmiş olabilirler ormanları. Yani oradan ben şunu algıladım, hala da aynı şeyi düşünüyorum. Bir örgüt tüm işleviyle ortaya çıkmadan önce faaliyete, çalışmaya başlamamalıdır. Tam teşekküllü olarak yetkisiyle, uzmanlarıyla, görevlileriyle birlikte oluştuğu zaman ancak öyle göreve başlamalıdır.

 

ASIL YAYLACI MAKBULE ÖLÇEN

 

"Asıl yaylacı Makbule Ölçen" diyor Ali Nejat Ölçen, "Bunlar cicim dokuyorlardı". Makbule Ölçen ise "Ben dışarıda okuyordum" diyor ve anlatıyor: İlkokulu bitirdim, Niksar' da ortaokul yok onun için ağabeyim tayyareci subaydı, beni aldı Eskişehir'e gittik. Orada ortaokula başladım altı ay okudum. Ondan sonra ağabeyim kurmay imtihanı kazandı ve biz de İstanbul'a geldik. Liseyi İstanbul'da okurken Nejatlar Ortaköy'de idi. İlk sene Nejatların evine komşu olduk, ondan sonra yeni bir ev tutuldu ve 6. sınıfı 7. sınıfı beraber okuduk Beşiktaş'ta. Evet ondan sonra biz Nişantaşı'na taşındık. Biz Nişantaşı'na  taşındığımız zaman Nejat'ta üniversiteye başladı.

 

Tabii her yaz Niksar'a gelir, Eğricesu yaylasına çıkar ve dört ay kalırdık.  Yaylaya eşeklerle atlarla gideriz,yaylaya vardığımızda ayakkabılarımızı çıkarırlar, yukarıya tavanın arasına sokarlardı.  Pabuçlarımız dört ay boyunca orda dururdu. Yaylada pabuçsuz, yalın ayak dört ay orda kalırdık. Gün boyu oyun oynar, gezerdik, akşam olunca ayaklarımızı yıkar ve yatağa yatardık. 

 

KIRMIZI LASTİK PABUÇ

 

Ali Nejat Ölçen, "Fakat ben lastik pabuç edindim" diyor. Niksar'da biri tabanı otomobil dış lastiğinden, üstüde şamyel iç lastikten olan pabuçlar yapardı. Onlar on beş kuruş idi.  On beş kuruşun üstüne on kuruş daha verip, yirmi beş kuruş öderseniz o zaman ayakkabının üstünü iç lastiği kırmızı olandan yapardı.  Bende yirmi beş kuruş ödeyip üst lastiği kırmızı olan pabuçları giymiş ve onunla dolaşmıştım.

 

Makbule Ölçen, Eğricesu Yaylasında Eskidirliler, Kekünlüler ve Niksar'dan da iki aile vardı. Niksarlılardan biri babam ve bizdik. Diğeri ise Sefa Özden'in babası Kara Salih (Özden)'in kayınpederi, Düriye Hanım'ın babası Şakir Ağalar vardı. Eğricesu yaylasının civarında da hep yaylalar vardı. Eğricesu'nun Niksar tarafında Beyocağı, Alacaağaç, güneyinde Erikçayırı, Bürücek, Karabaş yurdu, doğusunda Perşembe yaylasına doğru Hasanpaşa yurdu, Cinahmet yaylası, Geyne Yurdu, Başçiftlik ve Karacaören yaylaları sıralanırdı. 

 

YÜZÜNCÜ TAŞ…

 

Ali Nejat Ölçen, Yaylayla ilgili bir anımı anlatmam için 1977'ye ulaşmam gerekir izin verirseniz. 1977'de milletvekiliydim, Niksar'a gelmiştim. Eskidir'e gittim, amacım Deli Bekir amcayı görmekti,  meşhur, sözü geçen,  tanınmış biriydi.  Gitmişler, bir mebus geldi seni görmek istiyor demişler. Deli Bekir amca lacivert elbise giymiş, kravat takmış kahveye geldi. "Mebus bey, beni emretmişsiniz" dedi. Ben de ayağa kalktım, kendisine yaklaştım,"Birinci taşı say, ikinci taşı say, üçüncü taşı say,....,  yüzüncü taşın dibine çök ve oraya sıç" dedim. Bana yukarıdan aşağıya dikkatlice baktı ve " Lan Nejat sen miydin " dedi,  tuttu beni havaya kaldırdı. Zaten 1.90 boyunda, kocaman bir adamdı. Çünkü ortaokul çağlarında Eğricesu'ya ilk gittiğimde tuvaletim gelmişti. Yayladaki büyükler namaz kılınan yerde, mescidin orada toplanmışlar sohbet ediyorlardı. Remzi ağabeye, "Yüznumara nerede" diye sordum. Bekir emmi de sonra onun Bekir emmi olduğunu öğrendim, "Yeğen" dedi.  "Birinci taşı say, ikinci taşı say, üçüncü taşı say,....,  yüzüncü taşın dibine çök ve sıç oraya" demişti ve olayı hemen hatırladı ve yıllar sonra beni tanıdı.  

 

Bu arada Makbule Ölçen, "Yaylamızda iki tane tuvalet vardı, biri yukarıda biri de aşağıda idi. Taştan böyle örülmüş o kadar" diyor.  Bir de şeylerin Kekünlülerin tuvaleti vardı o kadar. Yani biz çoluk çocuk nerde bulursak oraya giderdik. 

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
400