porno diziem diziem Ücretsiz Kredi Sorgulama hizlipro

35 YIL SONRA


Bu makale 2015-09-12 20:15:34 eklenmiş ve 794 kez görüntülenmiştir.
Cihat TAŞKIN

    O günleri yaşayanlar çok iyi bilir. 40 yıl önce Türkiye'de, kardeşin kardeşe düşman edildiği, her sokakta, her köşe başında kan gördüğümüz, “sağcı - solcu”, “komünist - faşist” ve “ilerici - gerici” yaftalamasıyla özellikle gençlerin kamplaştırıldığı ve birbirlerine düşman edildiği günlerdi. Birçok öğrenci gencimizi, bilim insanımızı, akademisyenlerimizi, usta gazetecilerimizi, sanatçılarımızı yitirdik.



Gülmeyi unutmuş yüzlerde sloganlaşmış sert bakışlar, dillerdeki klişeleşmiş söylemlerse adeta bir tiyatro oyununun replikleri gibiydi sanki. Evet, oyundu.. Ülkede iç barışı istemeyenlerin, düşünce özgürlüğünü istemeyenlerin, Türkiye'nin kalkınmasını ve gelişmesini istemeyenlerin bir oyunuydu. Kamplaşma üniversitelerde, sendika ve derneklerde açıktan ve hızla yaygınlaşırken kamu kurum ve kuruluşlarında da görevlilerin fişlenmesi sürüyordu.Memurlar sürülüyor, işçiler greve gidiyor, patronlar lokavt ilan ediyor, okullardaki boykotlar nedeniyle eğitim kesintiye uğruyor, bombalamalar, taşlı sopalı şiddet ve cinayetler sürüyordu. Kan kokan acı dolu günlerdi.


Bir gece ansızın silahlar sustu, bıçaklar toprağa gömüldü. 12 Eylül 1980 sabahıydı.Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koyarak ülkede sıkıyönetim ilan etti. Yurttaşlarımız bu kez de yasaklı, sansürcü ve demokratik hak ve özgürlüklerin kısıtlandığı hatta yok sayıldığı günlerin içinde buldu kendini. Yaşananlar 12 Eylül öncesi sergilenen oyunun ikinci perdesiydi. Düşündüğünü söyleyenlerin öldürüldüğü günlerden düşünmenin bile suç sayıldığı bir başka baskı rejimi başlamıştı. Yine yazarlar, yayın evi sahipleri, ozanlar, şairler gözaltına alındı, demir parmaklıklar ardına atıldı gün yüzü görmemecesine. Apar topar yurtlarından, evlerinden alınan öğrenciler sorgusuz sualsiz götürüldüler gecenin kör vaktinde; nereye gittiklerini, ne zaman döneceklerini bilmeden. Sonrası, yasaklar, işkence ve sansür.. Haber alınamayan tutukluların ailelerine teslim edilen cansız bedenlerini anımsıyorum. Oyun sürüyordu..

Ülkeyi sağ - sol diye bölmeyi deneyenler, postallarıyla demokrasiyi ezenler darbe sonrası ülkenin birlik ve bütünlüğünü bozmak ve bu kaotik ortamdan nemalanmak amacıyla PKK ve terör kartını oynadılar. Bir yandan “Kürt Realitesi” söylemleriyle etnik ayrıştırma tohumları atılırken, öte yandan dinsel mezhep farklılıkları üzerinden siyasal bir yapı oluşturulmaya çalışıldı. Siyasal güce sahip olanların; “Cemaatçiler”, “Parelelciler” vb. çıkar endeksli ayrıştırmaları yolsuzluk, rüşvet ve ihalelere fesat karıştırma niyet ve eylemleriyle sürdü. Her dönemde olduğu gibi bu dönemde de demokrasi büyük yara aldı, yürütme ve yasama işlerliğini yitirdi. “Bizden ya da bizden olmayan” anlayışı siyasal otorite başta olmak üzere tüm kamu kurumlarına dalga dalga yayıldı.



Oyun yine sürüyor.. Tam bağımsızlık çizgisini çoktan terk etmiş Türkiye Cumhuriyeti'nde yabancılar kol geziyor. Suriyelisinden PKK'lısına, Alman'ından ABD'lisine, İngiliz'ine kadar herkes Anadolu'da. Ülkenin toprakları, ırmakları, dağı taşı satılığa çıkmış. Birçok banka ve kamu iktisadi devlet kurumu yabancılara satılmış. Arap şeyhlerinin Karadeniz yaylalarında yaptırdığı şatoları başkalarından öğreniyoruz. Yandaşlardan oluşan mutlu azınlık varsıllığına servet katarken işçi, memur, çiftçi, emekli ve küçük esnaf borç sarmalının merkezine sürükleniyor. Emek ve inanç sömürüsü sürüyor. Etnik ayrımcılık, mezhep ayrımcılığı tüm hızıyla sürüyor. Bu kirli oyunda Ülkenin geleceğine göz koyan güçler ve onların yurt içindeki işbirlikçileri siyasal güçlerini yitirmemek için her türden baskıyı rahatlıkla uygulayabiliyorlar. İnsanların dini duyguları istismar ediliyor.



Oyun sürüyor.. Biz, ülkemizi dört bir köşeden her gün daha da sıkıştırarak bölgede yalnızlaştıran bu oyunu görmediğimiz sürece Emperyalist güçler daha kirli senaryolar uygulayacak. Tüm sonuçlarına katlanarak mutlaka bağımsızlık eksenimize kavuşmalıyız. Ülkemize göz dikenleri ve onların Türkiye'deki sözcülerinin oyunlarını mutlaka bozmalıyız.



Mustafa Kemal Atatürk'ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözünü kendimize ilke edinerek Türkiye Cumhuriyeti'nin tam bağımsızlığından asla ödün vermemeliyiz.



Bugün düşüncelerimin ağırlığını yüreğimin derinliklerinde daha çok acıyla duyumsuyorum. 35 sene sonra, 12 Eylül 2015 tarihinde bu yazıyı yazmanın ağırlığından olsa gerek. Ülkenin, 35 sene öncesinden daha çözümsüz durumda olduğunu algılamaktan olsa gerek. Yitirdiğimiz asker ve polislerimizden, gözü yaşlı analardan olsa gerek...
Bugün çok üzgünüm..

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
400