yeni film yeni film porno

Anılarla Çocukluk Yılları 2..


Bu makale 2013-06-04 09:38:45 eklenmiş ve 1773 kez görüntülenmiştir.
Selahaddin GÜMÜŞAY

O   yıllar  Niksar'da  etkili  bir  kıtlık  vardı, buğday  ürünlerini  ( un ,  buğday  ekmeği  v.s )  bulmak  zengin  ailelerin  imkânları  dahilinde  idi.

                Mart  Ayının  kazma  kürek  yaktırdığı  bir  gün  öğle  yemeğine  eve  gitmeyelim  diye  annem  bize   Mısır  Çöreği  yapmış,  torbamıza  koymuştu.  Öğle  paydosunda  sınıfta  yemeğimizi  yerken  o  gün  Nöbetçi  Öğretmen  olan  Halis  Bey  ( Halis  özden )  masamıza  gelip  bizimle  beraber  mısır  çöreğinden  yemeye  başladı.  Bu  bizim  için  sevinç  kaynağı  idi.  Çörek  hoşuna  gitmiş  olacak ki;  Yemekten  sonra  da  " annene  selâm  söyle  bu  çörekten   bana  iki  tane  yapsın "  dedi.  Sevincimizi  anlatamam.

Ertesi  gün  annemin  yaptığı  mısır  çöreğini  okula  götürüp  hizmetli  olarak  çalışan  Salih  Amcaya  teslim  ettim.  Öğlen  paydos  zili  çalmadan  önce  Salih  Efendi  gelip  sınıf  öğretmeni  Ahmet  bey'e  bir  şeyler   söyledi.  Zil  çalınca   Ahmet  Bey  bana  Başöğretmen  odasına  uğramamı  söyledi,  bir  kabahat  işlememiştim  ama  bayağı   korkmuştum.  Başöğretmen  Odasına  gittiğimde  Halis   Bey  elinde  iki  tane  çarşı  ekmeği  ile  beni  bekliyordu.  " Annenin  eline  sağlık  selâm  söyle "  dedi  ve  o  iki  çarşı  ekmeğini  bana  verdi,  o  gün   sanki   bayram  etmiştik.

                Dördüncü  sınıfta   öğretmenimiz  Nafia  Bardız  idi.  Nafia  Hanım  da  ciddi,  güzel  ders  anlatan,  öğrenciye   anne  şefkati  ile  yaklaşan,  öğrencilerinin  iyi  yetişmesi  için  var  gücü  ile  çalışan  bir  öğretmendi

                Sene  sonu  gelmiş  5.  sınıfa  geçmiştik.  yaz  tatilinde  ben  yine  bağ-bahçe  işleri  ile  ilgileniyor  hem  de  ineklerimizi  otlatıyordum.  Yanlış  hatırlamıyorsam  Temmuz  ayı  idi,  akşam  eve  geldiğimde  annem   Gazi  Ahmet  İlk  Okulu'nun  yandığını  söyledi.  Koşarak  okula  gittiğimde  gözlerime  inanamadım,  zira  okulun  yerinde  yangından  bir  harabe  kalmıştı.  Okul   inşaatı  yetişmediği  için  biz  5.  sınıfta   Ortaokulun  yanındaki  Resim  Derslerinin  yapıldığı  ilâve  binada   eğitim  görmeye  başladık.  5.  sınıfta  öğretmenimiz  Semiha  Akıncı   isminde  genç  bir  öğretmendi,  beyi  de  Sami  Akıncı  isminde  bir  müfettişti.

                Dört   veya  beşinci  sınıfta  yaz  tatilinde  inekleri  otlatırken  öğle  aralarında  hayvanların  dinlenmesi  için  biz  çocuklar;  Ak  Pınarın  alt  tarafındaki  Tepebaşı'ların   çayırı  dediğimiz,  ırmağa  çok  yakın  olan  yeri   veya   Fiğlik  dediğimiz,  bitişiği  ırmak  olan  yeri  tercih  eder,  büyüklerimizi  razı  etmek  için  dökmedik  dil  bırakmazdık.  Zira  en  büyük  zevkimiz  öğle  molası  boyunca   Kelkit  Irmağında  yüzmek  idi.  Kesin  tarihini  hatırlamıyorum  ama  bir  öğle   molasında  gözlerimize  inanamadık,  ırmağın  yüzü  çam  tomrukları  ile  kaplı  idi.  Büyüklerimizin  ikazına  rağmen  hemen  soyunup  ırmağa  koştuk  ve  tomrukların  üzerine  binerek  200-300  m.  gidiyor,  sonra  da  inip  geri  geliyor  aynı  işi  tekrarlıyorduk.  Bazen  ırmak  kenarında  ellerinde  kancalarla  ormancıları  görüyorduk,  meğer  o  tomruklar  Koyulhisar'dan  Kelkit  Irmağına  bırakılıyor,   tomruk  nakliyesi  böyle  yapılıyormuş,  bu  olaya  çok  defa  şahit  olmuştuk,  zira  o  yıllarda  tomruk  nakliyesi  yapacak  motorlu  vasıta  yoktu  herhalde.

                Kelkit  Irmağındaki  serüvenler  bunlarla  da  bitmiyordu.  Annem  her  sabah  evden  çıkarken  "aman  oğlum  ırmağa  girme,  sürüye  kıran  girmiş  de  vay  birlinin  başına  derler,  bizi  merakta  bırakma "  derdi.  Ben  de  tamam  anne  sen  hiç  merak  etme  der  inekleri  alır  arkadaşlara   katılırdım   tabii   öğle  saatini  iple  çeker,  ırmak  kenarına  gittiğimizde  yemek  dahi  yemeden  ırmağa  girerdik.  Akşam  eve  geldiğimizde  sorguya  çekilir  fakat  ırmağa  girmediğimi  ısrarla  iddia  ederdim . Annem " girmişsin -  girmişsin  ben  bakışlarından  anlarım"  dediğinde  bunu  nasıl  anladığını  merak  ederdim.   Daha  sonra  annem  babama  söylerken  öğrendim  ki  ırmakta  yıkandıktan  sonra  gömleği  ( o  zaman  atlet  yoktu   veya  biz  bilmiyorduk )  ters   giyiyormuşum  annem  de  ırmağa  girdiğimizi  ondan  anlıyormuş.  Tabii  bunu  öğrendikten  sonra   giyinirken  daha  dikkatli  davranmaya  çalışıyordum.

                Yine  aynı  yıllar  Niksar  da  kıtlık  had  safhada  olup;  yol  ve  kazanç   vergisi  can  yakmaktadır.  Babamın   da  borcu  olduğu  için  bir  gün  mahallede  oynarken  annem  kapıyı  kilitleyip  komşuya  gitti,   Kısa  bir  süre  sonra  Muhtar   Haşaroğlu   İbrahim  ( İbrahim  Çağhan)  Amca  yanında  bir  bekçi  ve  iki  Jandarma  ile  gelip  annemin  nerde  olduğunu  sordu,  bilmiyorum  deyince  kapının  kilidini   kırıp  eve  girdiler  ve  iki  tane  büyük   bakır  kazanı  alarak  gittiler,  ben  vermemek  isteyince  İbrahim  Amca  bana  iki  tokat  atarak  kazanları  götürdüler.  Ben  koşarak  Dava  Vekilliği  yapan  İbrahim  Dayıma  (  İbrahim  Atila )  koşup  durumu  anlattım  (  Hükümet  Binası  bu  gün  Belediye'nin  konuşlandığı   bina  idi.  O  yıllarda   Niksar'da  Polis  Teşkilâtı  yoktu,  bu  görevi  Jandarma    yapıyordu,  Jandarma da  Hükümet  Binası'nın  alt  katında  konuşlanıyordu).   İbrahim  Dayım  beni  sakinleştirerek  " ben  kazanları  geri  alırım  ağlama "  dedi  ben  de  geri  eve  geldim,  annemi  bularak  olanları  anlattım.  İbrahim  Dayımın  işi  halledeceğini   söyledim.  Kazanlarımız  ertesi  gün  eve  geri  getirildi,  babam  da  sonradan  borcunu  ödedi.

                                                                                                                                                             devam  edecek

 

 

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 2 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
400