porno diziem diziem Ücretsiz Kredi Sorgulama hizlipro

NİKSAR ESKİ MÜFTÜLERİNDEN SAİD HOCA’NIN TORUNU SERPİL İSPANOĞLU İLE HATIRALAR ÜZERİNE -2-


Bu makale 2016-03-03 19:20:40 eklenmiş ve 567 kez görüntülenmiştir.
Hasan AKAR

Dedem Hulusi Efendi'nin çarşıda manifatura mağazası varmış ama O da devrin sıkıntılı günlerinde aniden iflas edince Zile'de tahsildarlık görevine başlamış.”


Bu arada Serpil İspanoğlu evden getirdiği bir kaç eski albümü masaya bıraktıktan sonra siyah beyaz fotoğraflar elinde sözü alıyor:


“Annemle Teyzem Emine Hanım (Yürür) genç kızken çarşıda çok şık gezerlermiş. İstanbul'dan özel getirtilen elbiseler, topuklu, rugan ayakkabılarla tabi herkesin dikkatini çekerlermiş. Bir gün dedem camide Cuma günü Keşfi Camii'nde örtünme konusunda olacak vaaz veriyor. Namaz sonrası cemaatten biri yanına yaklaşıp:


-Senin kızların çok asri geziyorlar Müftü Efendi. Deyince bir müddet düşünmüş:


- Keratalara da pek yakışıyor efendi. Demiş.


Yine bir gün dedem ilçenin en büyük camisi olan Ulu Cami'deki vaazında  “Müslümanlar birbirlerine yardım etmelidirler “diye nasihatlerde bulunmuş. Çıkışta adamın biri:


-Müftü Efendi, bak sen böyle söyledin çok dardayım. Deyince dedem:


-Tamam, da efendi gelip de benden de iste demedim. Diye cevaplamış.


Gazi Ahmet İlkokulu'nun yangınını hatırlıyorum. Dediler ki okul yanıyor. Çıngılar yakındaki evlere sıçramaya başladı. Evlerden büyük kilimleri ıslatıp etraftaki diğer evlerin duvarlarına astılar. Herkes seferber olup okula çok su sıkıldı ama yanmaktan kurtaramadılar.


Babam, Almanya'dan teyp getirtmişti. Yenilikleri mutlaka takip eder, imkânları ölçüsünde evine almaya gayret ederdi. Bir bayram günü onun sesini kaydettim.Annennem de Kur'an-ı Kerim'den  Ayet el Kürsi'yi okudu onu da kaydettim.Geleceğe bir hatıra olsun diye daha sonraki günlerde de annenem de  (Müftünün Hanımı) “Ada Sahillerinde “şarkısını söyledi onu da kaydettim.


Anneannem Edaviye Hanım Çerkez asıllıydı. Dedeme son derece saygı gösterir, bazen yemeklerini tepsiyle önüne getirirdi. Zaten onun kaldığı oda aynı zamanda misafir kabul edilen bir yerdi. Odanın bir bölümünde oldukça zengin bir kütüphane mevcuttu. Görevine giderken mutlaka ütülü takım elbisesini giyer, fötr şapkasını başına takar, bastonunu da eline alırdı.


Anneannem, ailesinden aldığı eğitimle çevre düzen ve temizliğine çok önem verirdi. Sofada masa üzerinde genellikle beyaz bir örtü ve içinde beyaz zambaklar olan cam bir vazo bulunurdu. Şimdi nerde bir zambak görsem hep o masamızı hatırlarım. Bir de mahlep ağacını ve kokusunu çok severdim belki de dedemin mahlep kırdırdığı Tinkhanesinden kaynaklanıyordu bu.
Çocukluğumuzda Ayvas Hamamına  törene gider gibi hazırlanır yiyecek, içecek, semaver, yaygılar ne var ne yok yüklenir giderdik. Tabi su ılıktı bu yüzden üşüyerek yıkanırdık.Saçlarımız  yuryumuşak  ipek olurdu.Sonraki yılarda şehrin nüfusu artınca su yetmiyor gerekçesiyle bu güzel hamamı kapatınca çok üzülmüştüm.”


Müfit İspanoğlu da, konu Ayvas suyu olunca bildiklerini söylemek istiyor: “O günün şartlarına göre Ayvas Su Fabrikasının ilk açıldığı zamanlar Belediye Başkanı Cavit Tahmiscioğlu Ağabey bize gelir” Fabrikada cihazlar var ama üzerinde hep İngilizce yazıyor, bu yüzden kullanımında sıkıntı çekeceğiz galiba “derdi. Ben de İngilizcem iyi olduğu için gönderilen kılavuzları ve makineler üzerinde bulunan yazıları tercüme ederdim.”


Serpil İspanoğlu, hatıralarında bir kez daha Tokat ve Niksar'daki çocukluk günlerine dönüyor:


“Hıdırellezde yürüyerek Niksar Kalesine çıkardık. Ancak kale yolu bize göre biraz uzun olduğu için fazla eşya taşıyamadığımızdan yanımıza küçük bir ispirto ocağı, kahve oturmaya da minder falan götürürdük. Sabiha Yengem,Kadriye Ablamla beraber yürürken üzerimize düşecek endişesiyle Eğri Kaya'dan çok korkardık ama yine de hayranlıkla  bakardık.Çocukluğumdan kalan diğer bir güzel hatıra da her sabah evlerimizin önünden geçen kağnı seslerinin kulaklarımda hala yankılanmasıdır.Bu sesler,bize hemen her sabah  bir saat kadar yanık  türkülerden oluşan bir konser gibi gelirdi.


Niksar'da da Ayvas Hamamına gitmediğimiz zaman şehir merkezindeki Pazar Hamamına giderdik. Hamamı işleten Sınıfçı Ziynet Hanım vardı Yılmaz Celeboğlunun annesiydi. Halı yeri düz bir alandı oraya soyunulurdu.Peştemaller alınırdı.Yaşlı nineler saçlarına kına yakarlar daha önce kına yakanların kınaları akardı.Kimisi de şifa olsun vücuttaki kirli kanı alsın diye sülük vururlardı.Ben bu durumdan korkar uzaktan seyrederdim.Annem korkma kızım sülük kanı sulandırır derdi.Yıkanma işi bitince hamam aralığında bir ziyafettir başlardı.Dolmalar,turşular, pilavlarla apayrı bir  ev lokantası olurdu.Genç kızlar kaynanalarını yıkarlar hatta oğlu bekar analar oğullarına bu yöntemle kız bakarlardı.”


Müfit İspanoğlu:


“Niksar o zamanlar oldukça küçük bir kazaydı. Çarpım tablosu yeni çıkmıştı. Ben de Albayrak İlkokulu'nda idim. Teneffüste hemen Kırtasiyeci Hacı Bilgin'e gidip çarpım tablosu alarak Öğretmenim Fatma Hanıma gösterdim. Arkadaşlarım ilk defa bu cetveli benden görmüş oldular.”


Serpil İspanoğlu:


“Babam, Tokat eşrafından Zeki Hocalardan Selahattin Sözen Tokat Ortaokulu'nda okurken boş vakitlerinde dedemin yanına gider, saat kulesine çıkar, saat çarklarını tamir eder, yağ ve benzeri bakımları beraber yaparlarmış. Babamın dedesi olan Zeki aynı zamanda Behzat Camiinin de hocasıydı. Saat kulesinin sorumluluğu ona verilmişti. Evde bir usturlap tahtası vardı saatleri ona göre ayarlarlarmış. Babam bu yüzden iyi bir saat tamircisi sayılırdı. Ortaokuldan sonra o yıllarda Tokat'ta lise olmadığı için leyl-i meccane adını verdikleri sistemle Yozgat'a göndermişler. Yozgat Lisesi'ni başarıyla tamamlayınca İstanbul Üniversitesi, Orman Fakültesine devam etmiş. Tokat Ortaokulu'nda iken Niksarlı Hüsnü Bozbeyoğlu, Hüsamettin Alpar ve kayınpederim Salih İspanoğlu ile beraber okumuşlar. Babam, fakülteden mezun olunca da Tokat'a gelmiş.


Geçen yıl Tokat Mevlevihanesinin son Şeyhi Abdulhadi Ergin Efendinin torunu Nurten Tüzemen'in misafiri oldum. Bizi o çevrede bir hayli gezdirdi. Kaldığımız evin penceresinden saat kulesini ve Behzat Camiini görünce inanın gidip taşlarını öpesim geldi.


Dedem o dönemde annemi makbul bir sanat olan terzilik, dikiş öğrensin diye Tokat'a terziye göndermiş. Terzisi Zehra Teyze beyaz işleme yapardı. Akrabalarından Şeker Teyze dedikleri bir hanımın da yanında kalmaya başlamış. Yoruldukları zaman klasik romanlar, hikâyeler okurlardı. Refik Halit Karay'ın Memleket Hikâyeleri, Reşat Nuri'nin Çalı Kuşu Romanı gibi. İşte babam annemi komşuları olan bu Şeker Teyze'nin evinde tanımış. Annesinin hazırladığı bir eşyayı götürüp kapının tokmağını çalmış. Annem bu sırada terziden gelmiş, yorgunluktan sedirde bir yorgan arasında uyuyormuş. Kapı sesini duyunca hemen doğrulmuş. İşte babam da bu anda annemi görüp yıldırım aşkına tutulmuş. Eve döndüğü zaman Niksar'a gidip o kızı bana isteyin demiş. Annem Oylun Taliye benzeyen siyah dalgalı saçlarıyla güzel bir kızmış. Dünür gidilip hemen nişanlanmışlar.


Size annemin Niksar'dan Tokat'a nasıl getirildiğini anlatayım:  


Babamın ailesi 1945 yılında Tokat'tan gelin getirmek için karoseri tahta bir otobüsle Niksar'a gitmişler. Dönüşte otobüs öylesine doluymuş ki annemi de telli duvaklı iki koltuğun arasına sıkıştırdıkları bir gaz yağı tenekesini ters çevirerek üzerine minder koyarak getirmişler. Bir Allah'ın kulu da gelini koltuğa oturtalım dememiş. Tokat'ta düğün bitip babam içeri atılınca annem babama:


-Selahattin, gaz yağı tenekesi üzerinde çok zor geldim. Deyince babam da:


-İffet, nasıl olsa geldin ya, nasıl gelirsen gel. Diyerek sarılmış.”


Bu güzel kadını, annemi 1979 yılında maalesef elli iki yaşında kanser hastalığından kaybettik.”Çok güzel keman çalar, şarkı söyler, şiir yazardı. Size Esin Aktaş Zarakoğlu'na yazdığı bir şiiri okuyayım:

“En güzel şiirimi senin için yazsam,
Senin giyinişinin seyrine dalsam
İçli bir tablo gibi sana baksam
Ne olur yaşlanmasan hep böyle kalsan.”

Birazda Tokat'taki çocukluk günlerinden bahseder misiniz diyoruz? Gözleri buğulanıyor: “Babamların Köprübaşında bağları vardı. O vakit her bağ evinde hayvanlarda olurdu. Bizim de ineğimiz, danalarımız vardı.Şeftali,dut,kiraz ağaçları o kadar çoktu ki altında üç dört günde bir  çökelikli ,katmer yaparlardı.Hıdırellez Bayramında gerekli hazırlıkları yapar Kümbet'e çıkardık.Yemekten sonra dualar edilirdi.Tam yukarıda  harabe bir vaziyette taştan bir kümbet vardı ama şimdi yerini bile bilen yok.”


Şimdi bu iki güzel insan, yılların yorgunluğunun ötesinde hatıralarını yâd ederek emekliliğin tadını çıkarmaya çalışıyorlar. Bahar ( Serkan Günalçin'le evli) ve Cihan (Dilek Hanımla evli) adındaki evlatlarından olan torunları Beste ve Nisan'ın yollarını gözleyip avunuyorlar. Gördük ki, hayat akışında öyle devam ediyor onların sevecen dünyasında. Dolayısıyla bizim ekip de çok mutlu oluyor bu söyleşiden.


Nihayetinde ne zaman duruyor, ne saatin akrep ve yelkovanı. Ramazan günü bu iki değerli insanı fazla yorduğumuzun farkına varıp, izin istiyoruz. Her ne kadar yorgun değiliz deseler de hatıraların bile bir siyah beyaz film izleyicisi gibi onları etkilediğini görüyoruz.


Allahaısmarladık derken teşekkür ederek Serpil İspanoğlu'nun kendi elleriyle yaptığı birer kavanoz vişne reçelini çantalarımıza koyup ayrılıyoruz..

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
400