porno diziem diziem Ücretsiz Kredi Sorgulama hizlipro

DOĞDUĞU TOPRAKLARA NİKSAR’A HASRET BİR ŞAHSİYET GAZETECİ AHMET GÜNER ELGİN -I-


Bu makale 2016-07-27 21:54:54 eklenmiş ve 328 kez görüntülenmiştir.
Hasan AKAR

“15 Temmuz 2016 Cuma günü akşamı, Türklüğün ve İslamiyet'in bayraktarlığını yapan, şehit kanlarıyla sulanmış son kalemiz aziz vatanımızın, Türkiye Cumhuriyeti'nin parçalanması için dış kaynakların talimatıyla cereyan ettirilen darbe teşebbüsünü şiddetle kınıyor, olaylarda görevleri başında şehadet şerbetini içen güvenlik mensuplarına, milli iradenin yaşaması için canlarını feda eden vatandaşlarımıza Yüce Mevla'dan rahmet diliyorum.”
Niksar ve Erzurumlu Emrah'la ilgili pek çok çalışmaya imza atmış olan rahmetli Mustafa Necati ELGİN'in (1907-1977) oğlu Ahmet Güner ELGİN'le 2015 Ramazanında aldığım randevu üzerine İstanbul-Şişli'de bir alışveriş merkezinin kafeteryasında buluştuk. Daha önceki yıllarda telefonla görüşüp Niksar'la ilgili pek çok belge ve fotoğrafı bize gönderen, hatta babasının arşivindeki el yazması Erzurumlu Emrah Divanı'nı Konya'daki dostlarından temin etmemize yardımcı olan, Niksar Belediyesi kültür yayını olarak basımına katkıda bulunan ELGİN'le karşı karşıyaydık artık. Aslında önceki yıllarda Erzurumlu Emrah ve Cahit KÜLEBİ etkinliklerine Niksar Belediyesi tarafından onur konuğu olarak davet edilmişti ama sıhhati yolculuğa elvermeyince gelememişti.
Ahmet Güner Elgin, 13 Ocak 1932 tarihinde Niksar Melik Gazi Mahallesinde doğmuş, hayatı çok değişik olaylarla geçmiş, babasının 1939 depremi sonrası tayininin Konya'ya çıkması üzerine ilkokul yıllarında bu güzel şehirden ayrılmıştır. ELGİN'in bir daha da Niksar'a gelmesi hayal olmuş ama ümidini de her şeye rağmen kaybetmiş değil. Şimdi İstanbul'da, hatıralarıyla tek başına mütevazı hayatını sürdürmeye çalışıyor.
Onunla üç saate yakın oturup sohbet ettik, sıkılmadı. Yorulduysanız kalkalım sözlerime gülümseyerek itiraz etti. Ben bir daha Niksar'ı kiminle yaşayacağım diyerek hatıraların içine daldı gitti. Dolayısıyla biz de sözü, Kelkit Irmağında hatıralarıyla yüzmeye başlayan Ahmet Güner Elgin'e bıraktık:
“Babam, Niksar Melik Gazi İlkokulunda öğretmendi. İyi bir tahsil görmüş olan annem Ankara Numune Mektebi mezunuydu. Annem Semiha Elgin'in babası Osman Özbek askerdi. Dedem, Çerkez Şabanoğullarından. Topal Osman'la beraber Karadeniz'in Rum eşkıyalarından temizlenmesinde çalışmışlar.
Babamın vazifesi nedeniyle ben de Melikgazi İlkokulu'nda altı yaşında başladım eğitime. İlkokul birinci sınıfta iken 26 Aralık 1939'da deprem oldu. Durduğumuz kiralık ahşap ev şehrin tanınmış şahsiyetlerinden Mustafa Özdemir'e aitti; çok az hasar gördü ve ev yıkılmadı. Annem gece karanlığında bizi hemen evden çıkarıp dışarıya attı. Dolayısıyla bizim aileden bir kayıp olmadı.
Deprem sırasında babam yanımızda değildi. Devlet tarafından Reşadiye Bereketli İlkokulu'nda kurucu müdür olarak görevlendirilmişti. Bizleri Kelkit Irmağı yakınına topladılar. Tabii her taraf kar, kış ve soğuk. Her tarafta ölü ve yaralılar vardı. O zaman bütün Niksar halkı gibi bizler de epeyce sefalet ve sıkıntı çektik, devlet yok, yardım yok. Herkesin psikolojisi haliyle bozuk kendi imkânlarıyla yaralarını sarmaya çalışıyordu. Kilimlerden, halılardan çadırlar yapıldı. Çocuk halimle doksan sarsıntı saydım.
Babam on sekiz gün karadan yürüyerek perişan bir halde Reşadiye Bereketli'den Niksar'a ancak gelebildi. Zira yollar yarılmış, arazi bazı yerlerde parça parça olmuştu. Yolda gördüklerine ailemizi sormuş .”Oğlun Güner'i çadır kenarında gördük” deyince sevinip, dua etmiş. Kendi kendine depremden hiç değilse o kurtuldu demiş.
Depremden bir zaman sonra Cumhurbaşkanı İsmet Paşa, trenle Turhal'a gelmiş. Niksar'ı merak etmiş. Paşam oraları iyi bilen Öğretmen Necati Bey var, o sizi karşılamaya geldi demişler. Babam beni de yanında götürmüştü çok üşüdüm. Ancak babamla o görüşme gerçekleşmedi. Biz de her tarafı muhafazalı bir faytonla döndük.
Halk oldukça perişan, cenazeler kaldırılamıyor. Babam: Bu böyle olmaz. Bu şartlarda ne yaparız buralarda diyerek çareler aramaya başladı.
Annemin babası o dönem Konya Askeri Silah Fabrikası Müdürüydü. Hemen ona bir mektup yazdık. O da cevaben, hemen Konya'ya gelin, oralarda perişan olmayınız dedi. Bu sırada babamı Tokat Valiliği Deprem Bölgesi Komitesine aldılar. Dolayısıyla babam da ailemizi Tokat'a gönderdi.
Gece yarısı Kelkit Irmağı'ndan geçeceğiz, köprü yıkılmadı ama hasarlıydı. Şoför, dikkatli geçelim deyip dualarla kamyonla karşı tarafa geçtik. Tokat'ta akrabalarımız vardı. Onlarda birkaç gün kaldık. Sonrasında Ankara üzerinden Konya'ya otobüsle geldik. Annem başımızda, dedeme kalıcı misafir olduk.
O sırada ülkenin her yanında depremzedelere yardımlar başladı. Üzerimizde doğrusu giyecek bir şeyimiz yoktu. Biz de Vilayete giderek üzerimize uygun elbiseler aldık. Ayrıca reçel,peynir,yağ gibi iaşeler de verdiler.
Ninem, hoş bir kelime değil ama Nemrut misali üvey bir kadındı. Bize pek rahatlık vermedi desem yeridir. Beni Kurtuluş İlkokuluna 2.sınıfa kaydettirdiler. Ama depremin üzerimdeki şokunu hâlâ atlamamıştım.
Öğretmenim bayandı. Henüz bir iki gün olmuştu okula başlayalı. Bir gün tahtaya geç bakalım diyerek elime tebeşir verdi. Adını soyadını yaz dedi. Çok güzel yazmış olmalıyım ki gülümsedi. Evladım nereden, niçin geldiğini de yaz dedi.
Niksar'dan zelzele dolayısıyla geldiğimizi yazdım. Yazımı çok beğendi, birazda yazdıklarımdan etkilenmiş olmalı ki beni en ön sırada bir askeri paşanın oğlu olan Sedat adında bir arkadaşın yanına oturttu. Öğretmen artık ders anlatırken bana bakıyor, ben de onu dikkatlice dinliyor, haydi kim anlatacak benim anlattığımı deyince tahtaya kalkıyor anlatıyordum. Öğretmenin en has talebeleri arasına girmiştim. Evine giderken bir çocuk için çok büyük bir mutluluk olan öğretmenin çantasını ben götürüyordum.
Üçüncü, dördüncü ve beşinci sınıfları aynı okulda Adalet Hanım'da okudum. O sırada biz de dedemin evinden çıktık. Babamın Tokat'tan gönderdiği parayla ev kiraladık. Sonra babam da Konya'ya geldi. Onu Mevlana Müzesi yakınlarındaki Dumlupınar İlkokulu'na verdiler.
O yıllarda koca şehirde tek bir ortaokul vardı. O da Konya Hapishanesi yanında idi. İkinci Dünya Savaşı dolayısıyla Almanların zirvede olduğu yıllardı. Almanca ve Fransızca popüler diller arasındaydı. Ortaokul Müdürü kayıt sırasında sordu hangisine yazalım diye. Taşradan gelmiştim dolayısıyla utangaçtım. Sesimi çıkarmayınca:
-Seni Almanca diline kaydediyorum. Dedi.
Babam evimizi zar zor geçindiriyordu. Düşünebiliyor musunuz, okul yıllarında hiç bir zaman ceketim, pantolonum olmadı. Gri bir gömlek, forma ile soğuklarda okula gidip geldim, bu sıkıntılara rağmen okulu başarıyla bitirdim.

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
400