“Haricilik; Hz. Ali döneminde ortaya çıkan siyasî ve itikadî mezhep.
Hâricîler iman sorununa yanlış bir usulle yaklaşarak bu konuda kimlerin kâfir olduğunu tartıştılar.
Kimleri kafir ilan edip, kimleri lanetlemediler ki ?
Hakem olayında hakemlik yapanları ve taraflarını kafir ilan ettiler !
Cemel Vak'ası'na karışanları ve taraftarlarını lânetlediler.
Adâletsiz hükümdara karşı isyanı bütün mü'minlere farz kabul ettiler.
Büyük günâhlar işleyen (mürtekîbü'l-kebâir) herkesi kâfir ilân ettiler (el-Bagdâdî, el-Fark beyne'l-Firâk, s. 55).
Hâricîler, Hz. Ali ile Şam valisi Muâviye arasında yapılan Sıffin savaşında, sorunun çözümü için tarafların birer hakem atamaları üzerine ortaya çıktılar. Zira; onlara göre Allah'tan başka kimsenin herhangi bir konuda hüküm verme yetkisi yoktur. (lâ hukme illâ lillâh). Böyle bir yetkiyi kabul edenler kâfir olurlar. Sorunu hakemler aracılığı ile çözmeyi kabul ettiği için Hz. Ali de kâfir olmuştur.
Ayrıldılar.
Sebebi de kendileri oluşturarak !
Hz. Ali'den ayrılarak önce Harûra'da, daha sonra Nehrevân'da toplanan ve Abdullah b. Vehb er-Râsibî el-Ezdî'yi kendilerine halife seçen Hâricîler, kısa zamanda tam bir terör havası estirmeye başladılar. Görüşlerine katılmayan, önderlerini halife olarak tanımayan, Ali ve Osman'ı kâfir ilân edip lânetlemeyen her müslümanı kâfir sayıyor, acımasızca öldürüyorlardı.
Onlar için hareket her zaman bilgiden önce geliyordu. Bu nedenle inançlarındaki samimiyet onları bağnazlığa, katılığa, hoşgörüsüzlüğe götürmüştü. Kendilerini bilgi değil, bir din hâline getirdikleri slogan ve heyecanları yönlendiriyordu. Kur'ân'ı çok okuyor, zâhir anlamına sarılıyor, kendi anladıklarının dışında başka bir anlam tanımıyorlardı. Kendilerinin haklılık ve doğruluğundan öylesine emindiler ki, her an ölmeye, kendilerini fedâ etmeye hazırdılar. Hiçbir önemli neden olmadan tehlikelere atılmaktan sakınmıyorlardı. Kendileri gibi düşünmeyen bütün insanları kâfir sayıyor, öldürülmeleri gerektiğine inanıyor ve bu yolda son derece acımasız davranıyorlardı.
Savaşlarda kendilerine katılmayarak bir kenarda oturmayı seçenler de kâfirdir. Hem bunlar, hem de kadın ve çocuklarının öldürülmesi mübahtır. İmam'ın emrine itâat, emri ister haklı, ister haksız olsun, farzdır. İmamın emrine karşı gelen kâfir olur ve öldürülmesi gerekir.
Yûsuf sûresi Kur'ân'dan değil, yalnızca bir kıssadır. Böyle bir aşk kıssasının Kur'ân'da yer alması câiz değildir. Büyük günâh işleyenler dinden çıkmışlardır.
Bunların bir koluna kendi görüşlerini paylaşmayanlar kâfirdir. İntikam amacıyla işkence câizdir. Nifak çıkaran kimse müşrik değildir.
Hâricîler "Allah'ın vahyettiği ile hükmetmeyenler kâfirdirler" (el-Mâide, 5/47) âyetini "Lâ hukme illâ lillâh" (Allah'tan başka kimse hükmedici değildir) şeklinde formüle ediyorlardı. Akîdelerini de mâsum mü'minleri kılıçlarıyla katlederek tatbike geçtiler ve öldürülünceye kadar öldürmeye doymadılar (el-Malatî et-Tenbîh, Nesr. Izzet el-Attar el-Hüseynî, s. 51).”
Şimdi; İŞİD'i ya da DAEŞ'i, El Kaide'yi, Boko Haram'ı bir de bu bilgiler ışığında düşünün!
Nasıl canlı bomba oluyorlar? Nasıl canlarından vazgeçiyorlar ?
Ve masum insanlara hangi amaçla ve nasıl kıyıyorlar ?
Onlar yaptıklarını bir terör olarak görmüyorlar !
Kutsal davalarına hizmet ettiklerine inanıyorlar !
Kendileri inandıkları gibi bazılarını da inandırıyorlar !
O yüzden Türkiye'de özellikle bir sempati alanı oluşturabiliyorlar.
O yüzden uyuyan İŞİD hücrelerinin ne zaman uyanacağını kestiremiyoruz!