Hz. Ali tarafından söylendiği ve bugüne kadar da itiraz edilmeyen bir söz vardır: “Söz; ağzından çıkana kadar senin esirindir, ağzından çıktıktan sonra sen onun esirisindir. “
Bir Latin atasözünde de “Düşünmeden konuşmanın cezası, konuştuktan sonra düşünmeye mahkum olmaktır” der. ...
Sözlerle anlatırız düşündüklerimizi…Sözlerle duygularımızı dışa vururuz…Fikirlerimizi sözlerle paylaşırız toplumla….Her ne kadar beden dili, jest, mimik, veya işaret ve sembol kullansak ta ;dil iletişimin olmazsa olmaz unsurudur. Kendimizi tanımlarken, olayları tanımlarken, herhangi bir konu hakkında görüşümüzü ortaya koymak istediğimiz zaman ihtiyacımız olan şey kiminin sözcük dediği kiminin kelime dediği dilimizden dökülen anlamlı seslerdir. Bazen seçtiğimiz kelimeler bilinçaltımızdakini de açığa çıkarır. Yani bazen; aslında aklımızdan geçeni söylersek yanlış anlaşılacağımızı düşündüğümüz ya da böyle söylersek oluşacak tepkiden korktuğumuz zamanlarda durumun izahı için cümlenin içine herkesin ortak değeri ve üzerinde tartışma kabul etmeyeceği bir kavramı kullanarak cümleyi kurarız. Böylece hem tepki çekmemiş oluruz hem de asıl söylemek istediğimizi söylemiş ve ilgiliye mesajı iletmiş oluruz.
Mesela birisi çıkıp : “Gençliğe hitabe ayet değildir “ derse…Ayet olduğunu iddia eden varmış gibi atlarız .” He valla adam doğru söylüyor.Biz ayetin ne olduğunu bilmeyecek kadar cahil miyiz ? deriz. Sözü söyleyen bir sürü inanmış taraftar bulacağı için maksadına erişir. Gençliğe Hitabe toplumun tamamından olmasa bile önemli bir çoğunluğunun gözünde değerinden düşürülmüştür.
Mesela bir parlamento üyesi çıkıp: Üç beş Mehmed öldü diye meclisi toplayamayız “ derse…
Siz ne anlarsınız? Mehmed denilen Türk askerinin değerini mi? Değersizliğini mi? Ya da kaç tane ölürse – şehid diyemiyor- şu değerli meclisin toplanmaya gerek duyacağını merak etmez misiniz? Veya bu meclisin nerenin meclisi olduğunu sormak hakkımız olmaz mı?
Mesela Osmanlıdaki “Devlet-i ebed müddet “ fikrini hiç anlamamış ya da bilmeyen, beyazperdedeki rollerine bakıp oynadığı rollerdeki gibi haksızlığa, adaletsizliğe meydan okuyan bir adam sandığımız birisi : “Evlat katili Osmanlı benim ecdadım olamaz! “ deyip otuz bin kişinin katilinin önder kabul edildiği ve hala kan dökmeye devam eden terör örgütünün parti görünümlü siyasal uzantısında siyasete atılırsa? Bu artistin bir zamanlar bizim aklımıza yatmayan bir süreci bize anlatmaya daha doğrusu gargara yaptırıp yutturmaya çalışan bir “akil “ olarak karşımıza çıktığını gördüğümüz zaman onun hangi haline göre karar vereceğiz? Benim ecdadıma katil diyen birisinin halen askerimizi, polisimizi, vatandaşımızı şehid eden bebek katillerinin safında yer almasını bize hangi akil! İzah edecek?
Bazılarının susması belki de konuşmasından daha hayırlıdır kimbilir! Sussalar belki bir şey biliyorlar diye değerlendireceğiz ama! Konuştukça konuşuyorlar. Düşünmeden konuştukları için de hata üstüne hata yapıyorlar. Belki de istedikleri budur değil mi ?