160 Yıl önce Kızılderili şef Seatle'in ABD Başkanı'na yazdığı mektubunda : “Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık tutulduğunda, beyaz adam paranın işe yaramaz bir şey olduğunu anlayacak” diyor.
Hükümet, “Böyle yargı sistemi olamaz“ diyor.
Muhalefet, “Bu yapıyla adalet sağlanamaz“ diyor.
Asker, “yargıdan” dertli,
Polis, “Mağdurum” diyor, yargıya gidiyor.
KCK ve BDP, “Adalet yok” diyor.
Meclis Başkanı, “Yargının bağımsızlığı öldü.” Diyor.
Yolsuzluk, rüşvet, kara para aklamaktan dört bakan istifa ediyor ve çocukları bu nedenle tutuklanıyor. Başbakan'ın oğlu rüşvet ve yolsuzluk yapmaktan dolayı ifadesi alınacak adliyeye ifade vermeye gitmiyor. Ulaştırma Bakanının bacanağı, Maliye Bakanının ağabeyi aynı olaylardan tutuklanıyor. Tutuklayan savcılar ve polisler yerlerinden edilip görevden alınıyorlar. Başbakan da “dış güçlerin bizi yıpratmak için içte bulunan çetelerle birlikte yaptıkları bir tuzaktır, arkasında ABD ve İsrail var.” Diyor. Halk'ta gerçeği göremiyor ve “Türkiye sizinle gurur duyuyor, dik durun, yola devam” sloganları atıyor.
Burada sizce bir tuhaflık yok mu? “Balık baştan kokar” derler ya doğrudur. Hırsızlığı ve yolsuzluğu bir Müslüman normal karşılayıp da alkışlarsa, bu ülkede balık da kokmuştur, tuz da kokmuştur.
Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, bu yolsuzluk ve hırsızlık olaylarını yapanları, bunları koruyanları ve alkışlayanları doğru bulmuyor. Ve “gençler, 'dindarlık buysa biz burada yokuz' diyecekler, dinden soğuyacaklar, endişeliyim.” diyor.
Şu hikâye Türkiye'nin bu günkü hallerini ne güzel özetliyor.
“ Efendim!
Cumhuriyetin ilk yıllarıdır.
Kanun hâkimiyetinin tam sağlanamadığı yıllar. Toros dağlarının yüksek yaylalarında sürüsünü gezdiren Türkmen aşireti, kışın bastırması üzerine aşağılara inmek için yola çıkar.
Bir müddet yol aldıktan sonra çevrede eşkıyalık yapan bir çete yollarını keser ve neleri var neleri yoksa bir güzel talan eder. Altın, para ne bulmuşlarsa son kuruşuna kadar el koyar, hayvanların bir kısmını da sürüden ayırırlar. Ne kış boyu yiyecekleri peynirleri kalmıştır ne de tereyağları.
Ne küplere bastıkları kavurmaları kalmıştır ne pastırmaları, peksimetleri…
Kar…
Fırtına…
Soğuk…
Çoluk, çocuk, Türkmen aşireti toptan açlıktan ve yoksulluktan ölümle burun burunadır. Zerre kuruşları yoktur ki, çevreden yiyecek bir şeyler alıp yollarına devam edebilsinler…
“Yok” der aşiretin reisi, “Bu böyle olmayacak!” Bütün cesaretini toplar, çete reisinin karşısına çıkar. “Ağam” der, bari 10 lira verin de, çevre köylerden yiyecek bir şeyler alabilelim ki yolumuza devam edebilelim. Yoksa buralarda açlıktan kırılacağız…”
Eşkıya başı silah zoruyla el koydukları parayı sayar, tam tamına 100 liradır.
Merhamete gelir:
“- Verin ulan şuradan şunlara 15 lira!”
Eşkıya başının emri derhal yerine getirilir. Silah zoruyla el konulan aşiretin parasından 15 lirası aşiret reisine geri verilir…
Aşiret reisi bir sevinir, bir sevinir ki… Atın üstündeki eşkıya başının ellerine sarılır, erişemeyince çizmelerini öper.
“-Allah razı olsun beyim” der. “Allah sizin gibi eşkıyaları başımızdan eksik etmesin…”
Duayı alan eşkıya da hem ahreti hem dünyalığı kazandım diye çetesi ile birlikte yeni yol kesmeler için atını mahmuzlar…
Aşiret mensupları ise kış boyu kendi paralarından geri verilen 15 lira ile kavuştukları sıcak sobanın başında eşkıyayı öve öve bitiremezler…”
Hikâye bu…
Bu eşkıyaların yerlisi de var, küresel olanı da… Biz isteri ki, yerli olanını millet çıkarsın. Eğer millet çıkaramazsa eşkıyayı sevmeye devam mı edeceğiz?
Hani derler ya! “Biz eşek olduktan sonra sırtımıza semer vuran çok olur!”