Geleneği bozmadan, bir kitap fuarının ardından kaleme alınmış bir değerlendirme yazısıdır.
Kitap okuma oranlarının düştüğüne dair istatistikler artık neredeyse ezberimizde. Rakamlar konuşuyor, grafikler aşağı doğru eğiliyor. Buna rağmen, bütün bu verilerin ortasında 42. TÜYAP Kitap Fuarı’nın hâlâ canlı, hâlâ kalabalık, hâlâ sesli oluşu insanın zihnini kurcalıyor. Demek ki mesele yalnızca “okumamak” değil. Mesele kitapla kurulan bağın, biçim değiştirerek, başka bir zeminde varlığını sürdürüyor olmasıdır. Bu açıdan bakıldığında tablo tümüyle karamsar sayılmaz. En azından kitap, henüz tamamen yalnız değildir.
Yazar cephesine geçtiğimizde ise mesele biraz daha çıplak bir hâl alıyor. Yazar okunmak ister. Bu basit bir arzu değildir; neredeyse varoluşsal bir ihtiyaçtır. Ama belki de daha derinde, anlaşılmaktan çok “anlam bulmak” ister. Okurla kurulan her temas, her geri dönüş, her kısa sohbet yazarı diri tutar. Fuarlarda imza sırasında edilen iki cümlelik bir konuşma bile, aylar süren yalnız çalışma/yazma sürecinin karşılığı gibidir. Yazar için okur, yalnızca kitabı satın alan biri değil; metnin eksik kalan parçasını tamamlayan asli bir unsurdur, ikinci bir sestir.

Okur tarafına bakıldığında ise manzara daha da karmaşıktır. Okuma arzusu var ancak önünde engeller de vardır. Hayatın her geçen gün artan ritmi, kitap fiyatları, zaman darlığı, ekranların bitmek bilmeyen cazibesi… Bunların hiçbirini tek başına okurun “kabahati” saymak kolay değildir. Tam bu noktada Nazım Hikmet’in dizeleri dolaşır zihinlerde:
“ Demeğe de dilim varmıyor ama
kabahatin çoğu senin, canım kardeşim…”
Belki de Nazım, bireyi suçlamaktan çok, bireyin içine sıkıştığı düzeni işaret ediyordu. Belki okurun eli kitaba değil, başka bir şeye uzanmak zorunda bırakılıyordu. Bu yüzden suç, tek bir yerde durmuyor; dağılıyor, çoğalıyor, bulanıklaşıyor.
Gelelim benim durduğum yere… Hem okur hem yazar olarak.
Sosyal medyayı kullandım; duyurular yaptım, davetler, davetiyeler gönderdim. Üstelik son bir yıl içinde iki kitap yayımlamış olmanın heyecanını da taşıyarak. Ancak anlaşılıyor ki benim taşıdığım bu heyecan, okurda aynı karşılığı bulmadı. Beklediğim dostlar/okurlar fazlasıyla meşgul, fazlasıyla zamansızdı. Gelinmedi/Gelinemedi. Olabilir. “Yollar çok uzak, ayaklar tutmuyor” diyenleri anlayabilirim. Peki ya eller? Onlar da mı tutmuyordu?

İşte tam da burada soru işaretleri başlıyor; eleştiri kaçınılmaz olarak koyulaşıyor. Çünkü bazen mesele mesafe değil, irtibat eksikliğidir; bazen yorgunluk değil, öncelik meselesidir... Ve insan bunu fark ettiğinde, yazının tonu ister istemez sertleşiyor.
Sonuç itibariyle yazmak hâlâ heyecan verici. İnsan yazarken kendini yeniden inşa ediyor. Bu inşayı dostlarla, arkadaşlarla, yan yana yürüyerek yapmak daha da anlamlı. Fakat
görünen o ki bu yolculuk esnasında eşlik edecek insan sayısını fazlasıyla “iyimser” tahmin etmişim. Bu da ister istemez küçük kırılmalara neden olabiliyor. İnsanın dönüp kendine “başka bir iletişim yolu mu bulmalıyım?” diye sorası geliyor.
Tüm yaşananlara rağmen şunu da inkâr edemem: Keyifli bir kitap fuarı geçirdim. Gelen dostlarla sohbet etmek, çay içmek; hatta sarma bile yemek ayrı bir mutluluk. Belki de edebiyatın en gerçek hâli tam olarak bu: büyük beklentilerden arınmış, küçük ama sahici buluşmalar. İronik ama bir o kadar da teselli edici. Kitap hâlâ masadaydı; yanında çay, sarma ve konuşulacak birkaç cümle…
Şimdilik bu da yeter.
21 Aralık 2025

Değerli dost,Gürel bey.Maalesef ülkede uygulanan eğitim sistemiyle olacağı bu.Geçmişte Okuyan ve yazan (özellikle Köy Enstitüleri ve Peşinden İlköğretmen Okulları döneminde yetişen bir toplum vardı.) bir toplumu çıkar sınıfları işlerine uygun olmadığı için aklı,üretimi öne alan sistemin üzerini çizdiler.Sonuç bu oldu.
Değerli dost,sevgili hemşerim
Haklisin abi, bunun müsebbibi sistem ve hükümetin ınsanları düşürdüğü bu zor durum okumayı engellemek için büyük etken. İnsanlar kitap alabilse bile okuyup anlayamıyor. Çünkü geçim sıkıntısı ve umutsuz yarınlar ne yaşama sevinci nede okuma isteği bırakıyor insanda. Toplumda ruhsal bir çöküş var bu sebeblerden dolayı.