“ Ülkücü genç Ferhat Tüle Türkmen Dağı'nda hayatını kaybetti.”
Evet. Bu başlıkla duyurdu Mynet isimli haber sitesi haberi.
Şöyle devam ediyordu haber :
“ Esenyurt'ta yaşayan ülkücü Ferhat Tüle, Bayırbucak Türkmenleri'ne destek için gittiği Türkmen Dağı'nda şehit oldu.
İstanbul Esenyurt'ta yaşayan ülkücü Ferhat Tüle , yaklaşık 2 ay önce Türkmen Dağı'na giderek Türkmen Dağı 2. Sahil Tümeni Osmangazi Türkmen Bölüğü’ne katıldı.
Osmangazi Türkmen Bölüğü, dün rejim güçlerinin yoğun havan atışının yapıldığı Kelez bölgesine geçti. Esed güçlerine karşı çok sayıda çatışmaya giren Tüle, keskin nişancı tüfeği ile vuruldu. Silah arkadaşları tarafından Yamadi Hastanesi’ne kaldırılan Tüle, yapılan müdahalelere rağmen hayatını kaybetti.
Aynı bölgede, geçen ay da, Rus uçaklarının yaptığı bombardımanda MHP Fatih İlçe Başkan Yardımcısı İbrahim Küçük hayatını kaybetmişti.”
Bu bir “ fikirde,inançta samimiyet “ imtihanıdır.Canla verilen ,kanla verilen bir imtihandır bu !Bundan önce olduğu gibi bu imtihanı “Ülkücüler” başarıyla vermiştir.
Öyle kefen falan giyip siyasi şov yaparak değil !
Öyle beyaz masa örtülerini omuzlarından sarkıtıp,kirliliğin üzerini örterek değil !
Öyle yerde çaresiz yatana tekme atarak değil !
Hani şiirlerini ders kitaplarından çıkardığımız ! Bayrak şairi Arif Nihat Asya’nın Fetih Marşı’nda dediği gibi..
“Sen de geçebilirsin yardan, anadan, serden
Senin de destanını okuyalım ezberden
Haberin yok gibidir taşıdığın değerden
Elde sensin, dilde sen; gönüldesin, baştasın
Fâtih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın!”
Onlar ;anadan,yardan,serden geçtiler.
Bazılarının elinde oldular…Bazılarının dilinde…
Bazılarının gönlünde oldular…
Ama “ başta” hiç olamadılar !
Cengizhan Orakçı 1998 de o zamanki Gündüz Gazetesi’nde şunları yazmıştı .”Onlara Dair “ :
“ Onlar ki, masal yüzlülerdi; lâkin masallarüstü maceralar yaşadılar. Akıllara ziyân "ateşler" tuttular; gözlerini kırpmadan alevlerin içinde daldılar.
Bu ateşlerde sırroldular, bilinmediler...
Nümayişsiz bir şekilde tarihe notlar düşüyorlardı.. Yaptıklarının ne muazzam bir iş olduğunu da belki tam bilmeden, tarihin akışına "yön vermeye" çalıştılar. Tasvire gelmez hayatlar yaşadılar.
Bellki , doğru dürüst şiirleri bile yazılmadı...
Onlar ki, ne doyasıya genç olup gençliklerini yaşadılar ne de şöyle gönüllerince sevdalanıp, sevgilerine neşideler okudular. Sevdalandıkları olmadı mı? Elbette oldu, fakat... Nazlı narlı yüzecekken, kalplerin derinliklerine batırılmış bir kadırga gibi, gömüldüğü yerden "su üstüne" çıkamadı sevdaları. Bu bahiste hayli trajiktiler; hikâyeleri hep kendilerinde kaldı ve kalacaktır.
Ayaklarını bastıkları toprağın kalbinden konuşuyor türkülerin dilinden halleşiyorlardı. Duruşları yerliydi ; yerliliğin mücadelesi onlara düşmüştü. İçinden çıktıkları milletin madde ve manada tecessüm etmiş ümidiydiler. Onlar ki, masal yüzlülerdi ;lâkin masallarüstü maceralar yaşadılar.
Onlar ki, melâl burcunda açmış çiçektirler; gözlerine yaş dolması için bir saz sesiyle, bir uzun hava yeten delikanlıydılar.
Hem öyle delikanlılardı ki, sözlükteki hiç bir kelime onları tarife kifayet edemezdi.
Destanlar çağının kandığı bir zamanda,destanlar yazdılar ;bir destanı hakikat yapıp,destan kahramanı oldular.
Pek çoğu toprağa düştü; toprağın kara bağrına, bir gül bahçesine girercesine girdiler; şehit oldular...
Aşkolsun onlara, aşkolsun onların nesline.
Onlar tarihi yapan, fakat yazmayanlardı!
Kahramanlar, kahramanlığın kendisi mi anlatmalıydı, kendisi mi yazmalıydı? Onlar tenenezzül etmedi; kahramanlığın vasıflarına halel getirmediler.
Onlar ki , Anadolu'nun özü ve özetiydiler.
Bütün imkânsızlıklara rağmen, söyledikleri ve söyleyecekleri türküler havaya, suya ve toprağa cemreler gibi düştüğünde “ mevsim “ değişecektir.
Değişmeli …”