Aşağıda okuyacağınız sözleri ilk defa duyduysanız! Şaşırmayın !
Burada yazılanlara katılanlarla aynı ortamı paylaştığımız, aynı havayı teneffüs ettiğimiz, aynı kıbleye yönelmişliğimiz olmuştur. Hala da olmaktadır !
Ne acıdır ki, toplum içerisinde “iyi Müslüman” olarak görüntü vermektedirler. Işid gibi terör örgütlerinin “Cihat” yaptığına iman eden bu tipler maalesef şekilleriyle aramızda dolaşıp bir de hak etmedikleri halde itibar görmektedirler.
Dini; kendilerine göre yorumlayarak “Ahlaksız bir din” uydurmuşlardır !...
Satır aralarına gizlenen esas mesajları iyi okumak gerek.
Bunlara göre vatan savunması için ölenler şehid değildir ama Hamas'ın ve İslami Cihad örgütlerinin hem militanları hem de sempatizanları nasıl ve hangi sebeplerle ölürse ölsün şehittirler.
İslam'ı Arap milliyetçiliğine indirgerken, her türlü asabiyeyi de kavmiyetçiliği de reddetmeyi ihmal etmemektedirler !
Bugün içine düştüğümüz bu kaotik ortamın hem sebebi hem de sonucudur bu tipler ! Türk milleti inancı gereği, Müslümanlık anlayışı gereği sorgulamadan saygı gösterdiği bu asalak sahtekarlardan, münafıklardan kurtulmadığı müddetçe kurtuluşa eremeyecek gibi!
Yazıyı okuyunca etrafınıza bir bakın ! Bu tiplerin dini jargonu kullanarak söyledikleri sözleri bir de bu açıdan değerlendirin derim. Zaten onlara göre halk dediğin de kadınsa başörtülü erkekse sakallı olmalıdır! Değilse?
Buyrun hergün haberini almaktan yüreğimizin burkulduğu şehitlerimiz için ne diyorlar ? Ne düşünüyorlar ?
“Rabbimiz, “Allah, şüphesiz Allah yolunda savaşıp öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını -Tevrat, İncil ve Kur'an'da söz verilmiş bir hak olarak- cennete karşılık satın almıştır. Hayatta bu şehadeti gerçekleştiremeyenin ölürken şehid olması mümkün değildir.
Laik Kemalist sistem ve yönetimlere isteyerek, benimseyerek itaat bile Kur'an'a ve ”Şehid”liğe aykırıdır
Tağutlar (İslami olmayan yönetimler) yolunda, bırakın savaşmayı, bu tür yönetimlere itaat dahi Kur'an'da yasaklanmıştır.
Laik ve Kemalist oligarşik güçler ve yönetimler ise tam tersine bu vasıfları taşıyanları “irtica” ve “gerici” diye yaftalayarak, cezalandırmaya çalışmaktadırlar. Çünkü laiklik, Allah'ın hâkimiyetini toplumsal ve yönetimle ilgili alanlardan dışlayarak, Allah'ın hâkimiyetini parçalamak suretiyle tevhidi yok ederek, devleti ve yöneticilerini Allah'a ortak koşmaktadır.
Müminler arasında doğacak ihtilafların da, Allah'a ve Resulü'ne, yani Kur'an ve sünnete göre çözülmesini yine Kur'an emretmekte ve bunun bir akide ve iman meselesi olduğunu vurgulamaktadır. Yani ihtilaflarını Allah'ın kitabı Kur'an'a ve Resulullah'ın sünnetine göre çözmeyip, İtalya, İsviçre, Fransa, Almanya'dan ithal edilen ya da hevaya göre laik TC parlamentosunda yapılmış beşeri kanunlara göre çözmeyi esas alanları, benimseyenleri, Allah'a ve ahirete iman etmemekle nitelendirmektedir. (Nisa, 59) Kur'an, ilk inen surelerden itibaren pek çok ayetinde, İslami olmayan, vahye dayanmayan yönetimlere, otoritelere, önderlere itaati yasaklamakta, müminleri bunlara itaat etmemeye çağırmaktadır.
Bunun dışındaki savaşlar ise, Allah'ın sevgisine ve şehidliğe mazhar olamazlar. Allah (c), cihad edenleri ve etmeyenleri ayırt edinceye kadar bizleri imtihan edeceğini ve ancak Allah yolunda cihad edenleri cennete sokacağını beyan etmektedir:
Şehit olmanın öncelikli şartı Laik, Kemalist sistemleri reddetmektir.
İslam'ın hâkim olduğu İslam yurdunu, adalet ve tevhid sistemini savunmak için ölürse şehid olur. Bu vasıfların, vahyin egemenliğine son vermiş, Allah'ın şeriatının en küçük yansımasına bile tahammül edememiş, Allah'ın ayetlerine karşı savaş açmış laik, Kemalist beşeri ideolojiyi ve sistemi benimseyip, bu uğurda can verenlerin vasıfları olarak zikredilmesi mümkün olabilir mi? Kur'an'ın son derece açık ifadelerine rağmen laik Kemalist sistem ve devletler uğrunda savaşıp ölenleri şehid olarak niteleyenler, aslında, Allah'ın dinini tahrife kalkışmakta ve Kur'an'la, İslam'la ve ilimle adeta alay etmektedirler. Çünkü İslam şeriatını benimsemeyen, İslam hükümlerini siyasi, sosyal, ekonomik, hukuki, bireysel ve toplumsal hayattan kovan , karşı çıkıp savaş açan laik Kemalist devlet ve silahlı güçleri “şehidlik” gibi yine İslam'a ait bir kavramı, hem de İslam şeriatına karşı savaşan sistemin silahlı güçlerinin mensupları için kullanmak suretiyle, hem büyük bir çelişki ve tutarsızlık sergilemekte hem de İslam'a ve Müslümanlara haksızlık ve zulüm yapmış olmaktadırlar.
İslam karşıtı ideolojileri emrinde savaşa çağırdıkları, hatta savaşa zorladıkları insanlara, öldükten sonra bir şey vadedememenin aczi içinde “şehidlik” gibi ilahi bir kavrama sığınmak ve böylesi bir tutarsızlığı yaşamak zorunda kalmışlardır. Laik Kemalist ideoloji, dünya hayatı da dahil tüm kainata hakim olan tek ilah inancını dışlayan, cennet ve cehennemi olmayan bir beşeri ideoloji oluşu sebebiyle insanların beklentilerine ve ihtiyaçlarına cevap verememiş, uğrunda ölenlerin “Öldükten sonra ne olacağız?” kaygılarını giderememiştir. Allah yolunda değil de, 80 yıldır Allah'ın yolunu yok etmeye yönelik savaş veren kendi ideolojisi yolunda, laik Kemalist sistem uğrunda ölmeye çağırdıklarına, öldükten sonra ne vereceği sorusuna cevap bulamamıştır. İnsanların kafasında, “Ben senin sistemin uğrunda öleceğim, sen ise çıkar düzenini ayakta tutup, sömürü ve talanına devam edeceksin öyle mi?” sorusunun uyanmasına engel olacak bir cennet vaadine ihtiyaç duymuştur. Ahirette cennet vaadini ve “şehidlik” kavramını İslam'dan ödünç almayı ve istismar etmeyi tercih etmişlerdir. (Aslında böyle yaparak Mustafa Kemal'in düşüncelerine de ihanet etmektedirler. Çünkü, Mustafa Kemal, “Türk'ün artık, dinî his ve cennet uğruna savaşmadığını” açıkça beyan etmiştir.)
Hadislerden de çok net olarak anlaşılacağı üzere, kahramanlık, yiğitlik adına ya da vatancı, kavmiyetçi, milliyetçi duygular uğruna ya da gösteriş için savaşan kimse Allah yolunda savaşmayan kimsedir ve şehid olması mümkün değildir.
Başka herhangi bir yolda, başka herhangi bir yafta altında ya da bu amaca başka bir hedef veya başka bir yafta ortak ederek öldürülenler değil!...
Laik Kemalist sistem; anayasası, devleti ve ordusu ile İslam dışı ilke, kural ve ölçüleri benimsemiş ve bu laik, gayri İslami değerleri tüm topluma dayatmıştır. Anayasa'nın 24. maddesinde de; “Kimse devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandıramaz...” hükmüne yer verilerek, İslam dininin, toplumsal hayatın sosyal, ekonomik, siyasi ve hukuki tüm alanlarını düzenlemek üzere vazettiği hükümleri reddedilmiş, hayatın dışına atılmıştır.
İslam ile laik, Kemalist sistemin bağdaşması, uzlaşması mümkün değildir. Zaten sistemin kurumları ve 80 yıllık süreçte yöneticileri, Anayasa Mahkemesi ve sistemin silahlı bekçisi olan silahlı bürokrasisi de bu hususu gizlememekte, açıkça ifade etmektedirler. Bu sistemi benimseyenlerin, İslam şeriatını, Allah'ın vahyini, hükümlerini reddettikleri son derece açık olarak ortada duran, ilmi bir gerçekliktir. O halde, laik Kemalist sistemi korumak, sürdürmek, yaşatmak, yüceltmek uğrunda yapılan mücadeleler, aslında İslam'ı hayattan kovmak için yapılan mücadeleler anlamı taşımaktadır.
Hem resmi devlet matbaalarında Diyanet tarafından basılan Kur'an, hem de sistemin kendi yayını olan Adalet ve Milli Eğitim Bakanlıkları tarafından basılan çeşitli kaynaklar (Türk ve İslam Ansiklopedileri vb) İslam ve İslam şeriatı tanımında oldukça birbirine yakın muhtevalar ortaya koymakta ve böylece de İslam'ın laik, ulusalcı, Atatürkçü, demokrat sistemlerle bağdaşmayacağını, bu sebeple yapılan “devrimlerle” İslam hukukunun/şeriatının yürürlükten kaldırılarak laik Avrupa hukukunun yürürlüğe konulduğunu açıklamış bulunmaktadırlar.
Görüldüğü üzere, başta TSK olmak üzere, TC Devleti bütün kurumları ile İslam dışına çıkmayı esas almış ve Mustafa Kemal'den bu yana bütün Kemalist kadrolar, İslam Hukukunu (şeriatını) reddeden ve artık bugün geçerli olamayacak geri kurallar olduğunu iddia eden bir konumu benimsemiş ve üstelik bu tercihlerini bütün ülke insanına dayatan bir zulmü işlemişlerdir.
“Şehidlik” gibi İslami bir kavramı ısrarla kullanarak, gerçekten din istismarı yapan kendileridir.
Bu bağlamda, İslam uğrunda, Allah yolunda savaşırken ölen ya da öldürülenlerin vasfı olarak belirlenmiş, İslam'a ait bir kavram olan şehidliği, İslam karşıtı sistem olan laiklik ve Kemalizm uğrunda ölenlerin vasfı olarak kullanmamalıdır. İslami kavramları istismar etme ikiyüzlülüğünü bırakmalı, halkı Allah ile aldatmaktan vazgeçmelidir.
Neden bütün ölen çocuklar, genelde başörtülü, sakallı fakir halkın çocuklarıdır?
Neden, laik devletin ordusuna tahsis ettiği kamu alanlarında “şehid madalya törenleri” düzenleyerek ilahi bir kavramı bu alanlara taşıyor?
Dürüstçe doğruyu söyleyecek olursak, Allah'ın ayetini savunurken, Allah yolunda masum ve haklı bir adalet ve tevhid mücadelesi verirken öldürülen kızımız, devlete karşı geldiği için öldürülmüş birisi olarak takdim edilecek, Allah'ın ayetini, başörtüsünü yok etmek, yasaklamak ve mazlum başörtülüleri coplamak, dövmek mücadelesi verirken ölen polis yahut jandarma ise “şehid” ilan edilecekti.
Laik sistemler uğrunda ölenlerin “şehid” olduğuna inananlara bir çarpıcı örneği de şöyle verebiliriz: Eğer laik TC uğrunda ölen “şehid” ise, laik Yunanistan ya da laik ABD uğrunda “vatanlarını savunurken” ölenin de “şehid” olması gerekmez mi? Şimdi mazlum Müslüman halkları ABD emperyalizmi adına bombalayan savaş gemisinde namaz kılan asker ölürse “şehid” mi sayılacaktır? Ya da Amerika ve Yunanistan gibi laik ülkeler bir dış saldırıya muhatap olduğunda, oralarda bulunan insanlar, hatta “Müslümanlar” ABD ve Yunanistan orduları içinde görev alıp vatan savunması adına ölürlerse şehid sayılırlar mı?
Allah'ın hükümlerini yeryüzüne egemen kılma misyonlarına ihanet ederek, hevanın, laikliğin, beşeri ideolojilerin, emperyalizmin, adaletsizliğin egemenliği uğrunda ölürlerse “şehid” olabilirler mi? Şurası iyi bilinmelidir ki, laik TC sistemi uğrunda ölenleri “şehid” sayanlar (ki bu ilmen mümkün değildir), aynı şekilde laik diğer tüm sistem ve devletler uğrunda ölenleri de “şehid” saymak durumunda kalırlar ki, bu da mümkün değildir.
Sonuç olarak ifade edebiliriz ki, İslam zaviyesinden, sonuçta cennete müstahak olmak bakımından mücerred vatan savunuculuğu yeterli değildir ve böyle bir savaşta ölüm de “şehidlik” sayılmaz.
Müslüman, iradesi üzerinde tağuti bir iradenin hâkimiyet ve yönetimi olmadan, İslami irade ve şiarların belirleyiciliğinde Allah için savaşırken ölürse, ancak o zaman “şehid” olabilir. Egemen laik ulusalcı sistemler ya da ulusalcı laik örgütler ve ideolojileri adına savaşıp ölenlerin de çoğu aldatılmış ya da zorla cepheye sürülmüş mazlum gençlerdir. Bu tür sistem ve örgütleri ve gayri İslami ideolojilerini benimseyerek ölenler de, onların, batıl davaları uğruna can feda eden kahramanları olarak nitelenseler de, reddettikleri ilahi sistemin kavramı olan “şehid”likle nitelenemezler, zaten inandıkları ideolojileri adına asgari tutarlılık da bunu gerektirir. Bir kimse, gönüllü ve benimseyerek değil de, tağuti iradenin zorlayıcı tahakkümü ve baskısı altında, tağuti sistem ya da örgüt adına yapılan savaşta imanını koruyarak ölürse, yine şehid olmaz, ama mazlum bir mü'min olarak ölmüş olur. Ancak zorunlu askerlik görevi ya da geçimini temin etmek üzere bulunulan diğer güvenlik hizmetlerinde, şehidlik mümkün değilse de, böyle mü'mince bir ölümle muhatap olabilmek için dahi, bu görevlilerin tevhidi imanlarını korumaları, yaşamı boyunca vahye uygun bir hayat yaşayarak hayattayken “şahid”/“şehid” olmuş olmaları, mustaz'af insanlara egemenler ya da resmi ideoloji adına zulmetmeyen, adaleti gözeten, zayıfları ve haklıları koruyan konumlarda bulunmaları, egemen sistem ve gayri İslami ideolojisini güçlendirme ve hâkim kılma çabası ve arzusu içinde olmamaları, yani dayatılan rolleri içselleştirmemiş, benimsememiş olmaları gerektiğini düşünüyorum. Hatta bir dış saldırı olduğunda bile, mü'minler, İslam düşmanı yerli tağuti otoriteler adına ve onların ideolojilerinin egemenliğini korumak için değil, kendi İslami inisiyatifleriyle, İslami irade ve yönetimlerin yönlendiriciliğinde, İslami ilke ve şiarların bayraktarlığında bağımsız bir mücadeleyle, İslam'ın hâkim olmasını hedefledikleri vatanlarını, ailelerini, canlarını, namuslarını korumak üzere ve Allah rızası için savaşırken ölürlerse inşallah şehid olurlar kanaatindeyim. Tıpkı Filistin'de, ulusalcı ve laik FKÖ devleti dışında bağımsız İslami otorite olan HAMAS ve İslami Cihad gibi yapılar içinde örgütlenerek işgalci güce karşı savaşan mü'minlerin bu mücadele sürecinde ölmeleri halinde “şehid” olarak vasıflandırmayı hak ettikleri gibi.
İslami yapılar içinde ve mü'minlerin saflarında yer alarak sürdürülen İslami mücadele sürecinde, İslam düşmanı otoritelere ve işgalci emperyalistlere karşı cihad ederken öldürülenlere zahiren, bulundukları konum, bağlı olduklarını ortaya koydukları İslami şiarlar, içinde yer aldıkları İslami mücadele dikkate alınarak hüsnü zanla “şehid” demek sorumluluğumuz vardır. Yoksa, her bir kişinin kalbini yararak ne konumda olduğunu bilmemiz tabii ki mümkün değildir. “(Haksöz-2008)