Çok sık duyduğumuz ve her zaman karşılaştığımız ama bir kavram kargaşasına çekilerek farklı anlamlar yüklenen “çağdaşlaşma” kavramına değinmek istiyorum. Modernlik, asrilik, sekülerizm, laiklik, batılı olmak, uygarlaşma vb. tanımlarla anılsa bile Çağdaşlaşma'nın anlamı ve özü asla değişmez. Çağdaşlık, çağın tanığı olmak ve ona uygun duruş sergilemektir..
Çağdaşlık; toplumların, yaşadıkları yüzyılın evrensel değerlerine, gelişim ve kurallarına göre ve de o çağın gereksinim ve beklentilerinin farkında olarak yaşamalarını kapsayan bir kavramdır. Çağdaşlaşma olgusu ise; hangi dönemde olursa olsun, zamanı görmek, onu anlamak ve onun koşul ve kurallarının insan tarafından yine insanlığın yararına uygun biçimde şekillendirilmesidir.
Zamanın (çağın/yüzyılın) tanıklığı; onun kavranılması ve anlaşılmasıyla mümkündür. Çağdaşlaşma, toplumların uygarlaşma sürecindeki gelişmelerini ifade eden bir kavram sayıldığı gibi aynı zamanda toplum ve insana ilişkin sorunları işaret eden bir yaklaşım biçimi, bir değişim ve yenilenme sürecidir. Bu süreç bir yönüyle geleneksel toplumun “endüstri toplumuna dönüşüm süreci” olarak da nitelenebilir.
Çağdaşlaşma süreci aynı zamanda geçmiş alışkanlıklardan ve statüden gelen (töresel) ayrıcalıkları değiştirerek yaşamın odağına insanı koymakta ve yurttaşlar arasında eşit statüler yapılandırmaktadır. Bu yaklaşıma göre çağdaşlaşma toplumsaldır. Gökyüzünden zembille inmeyen ya da birileri tarafından bir paye ve armağan olarak verilmeyen çağdaşlaşma süreci toplumların büyük çabaları ve mücadeleleri sonucunda katettikleri bir uygarlaşma sürecidir. Çağı tanımak ve onu yakalamak isteyen toplumlar, uygarlaşma sürecinde kendilerinden daha önde olan uygar toplumlardaki toplumsal kurumları ve teknolojiyi gözden geçirmek, incelemek ve o toplumlumların son yüzyılın, sözü edilen gelişmelerine nasıl ayak uydurduklarını izlemek zorundadır.
Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk'ten çağdaşlaşma yolunda atılmış çok önemsediğim bir örneğini sizinle paylaşmak istiyorum;
Cumhuriyet öncesi, bilim, edebiyat ve resmi yazışmalarda kullanılan Osmanlıca ve halkın büyük çoğunluğunun konuştuğu Türkçe olmak üzere iki ayrı dil kullanılırken dil ve ulusal birliğin sağlanmasını da güçleştiriyordu. Bu nedenle Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Türk dilinin geliştirilmesine de önem verdi.
Atatürk, Türk dilinin özündeki anlam ve sözel zenginliğine kavuşması için ilgilileri, halktan sözcük derlemekle görevlendirmiş, kendisi de sözcükler ve terimler oluşturarak öğretim kurumlarında Türkçe terimlerle ders yapılmasını istemiştir.
“Açı, artı, bölü, çap, çarpı, dikey, dörtgen, eksi, eşit, gerekçe, oran, uzay, üçgen, yarıçap” gibi sözcükler, Atatürk'ün türetip Türk diline kazandırdığı sözcüklerdir. Ulu önder Atatürk, ulusu oluşturan bireyler arasında konuşulan dilin, birbirinden farklı olmaması, arı ve anlaşılır olması gerektiğini savunarak Türk dilini kendi öz benliğine kavuşturmak amacıyla 1932 yılında Türk Dil Kurumu'nu kurmuştur.
Zamanın gereklerine uygun gelişmeleri sağlayarak toplumsal aydınlanmaya katkıda bulunan Mustafa Kemal Atatürk'ün bu yenilenme hareketi genç Türkiye Cumhuriyeti'nin içine düşeceği dil karmaşasına çözüm getirerek ulusal birliğin oluşturulmasına katkı sağlamıştır. Halkevleri'nin ve Köy Enstitüleri'nin kurulması da (daha sonra kapatılmış olsalar bile) önemli çağdaş gelişmeler olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin uygarlık tarihinde -unutulmayacak- yerlerini almıştır.
Çağın tanığı olmak; çağın gerisinde kalmamak, çağı anlamak ve çağı yaşamaktır.