Yüz yıllardır yokettiğimiz ormanlarımız, hayvanlarımız, kirlettiğimiz havamız, akarsularımız, bilinçsizce tarım yaptığımız toprağımız, kısaca; doğamız küskün bize. Zaman kaybetmeden ona yaraşır değeri vermeli ve doğamızla barışmalıyız.
17 Nisan 2013 tarihli Milliyet Gazetesi'nin 'Biyolojiyle Barışmazsak Mutlu olmamız İmkansız' başlıklı yazısında, “Doğayla olan biyolojik bağımızı ruhumuzla/saygıyla hissedemediğimiz sürece, sağlıklı ve mutlu bir geleceğe asla sahip olamayız” diyen B. Çetin'i haklı çıkaracak birçok gerçekle dün olduğu gibi bugün de yüzyüzeyiz.
Dünyada aşırı tüketime dayalı ekonomik büyüme, doğal kaynaklarımızın hızla tükenmesine ve binlerce senede oluşan ekosistemlerin bir çırpıda bozulmasına neden oluyor. Bunun içindir ki; toplumlar uyum içinde ve ekolojik baskılara neden olmayacak bir yaşam biçimi geliştirmek zorundadır.
Küresel ısınmadan kaynaklanan iklim değişikliği ve bunun neden olduğu çevre sorunları hız kesmeden büyürken, dünyanın çevresel bir felakete sürüklendiği de kaçınılmaz bir gerçek. Ekonomik ve toplumsal refaha ulaşmanın en önemli formüllerinden birinin biyolojik çeşitliliği korumakta gizli olduğunu bilmemiz yeter.
KIZILDERİLİLER EN BÜYÜK ÖRNEK
Günümüzden yıllarca önce yaşarken doğanın kucağında barınmış, doğaya zarar vermeden, Amerika kıtasında, doğanın yaban koşullarına saygılı yaşamış Kızılderililer kendilerine özgü yaşam biçimleriyle tüm dünyaya örnek olmuş ve sözde uygar dünyanın insanlarına doğayla ilişkilerine dair yol göstermişlerdir.
Temiz toprak, tatlı su, atık arıtımı, temiz hava, sürdürülebilir iklim koşulları vb. ekolojik kaynaklar insanın yaşam kalitesini ve refahının sürdürülebilirliğini sağlıyor. Bu nedenle olabildiğince doğayı korumak ve doğal yaşam alanlarını tehdit edecek projelere yeşil ışık yakmamak gerekir.
250 yıllık endüstrileşme tarihi geçiren dünyamızda giderilmesi çok güç doğa kıyımları yaşanırken binlerce senede oluşan orman ve doğal yaşam alanları yakılmış, kazılmış ve yokedilmiştir. Ülkemizde, akarsularımız ticarileştirilmiş, su havzaları onarılamayacak biçimde hasara uğramış ve yeni maden yasasıyla güzelim orman alanlarımıza sayısız taş ocağı ruhsatı verilmiştir. Bir zamanlar %76'sı orman olan Anadolu'nun maden ocakları ve Hidroelektrik Enerji Santralleri vb. nedenlerle ormanlarını yitirdiğini söyleyen bilim insanları Türkiye genelinde 20 bin yeni taş ocağı başvurusu bulunduğunu da ifade ediyorlar. Düşündürücü..
“DÜŞÜN - SÖYLEM - EYLEM” BİRLİĞİ GEREKLİ
Kendi bölgemize gelince, Niksar ve çevresi de ülke genelinden farklı bir tablo çizmemektedir. İlçemize içme suyu sağlayan havzaya Başçiftlik kasabası ve bağlı köylere ait çöplerin dökülmesi bölgemizde çok ciddi bir çevre sorununu işaret etmektedir. Toplum sağlığını tehdit eden bu çevre sorununa, bölgenin tümünü kapsayacak bütüncül çözümler bulmak gerekir. Kentsel katı atıkların insan sağlığını tehdit eden ve uygar olmayan depolama koşullarından, arıtma ve ayrıştırma yöntemlerine geçilmesi ya da atıkların en yakın tesise transferi zorunlu hale gelmiştir. Hiç bir şey toplum sağlığından daha önemli olamaz. Endüstriyel, evsel ve tıbbi atık sorununun söylemlerle değil doğrudan eylemle çözülebileceğinin ayrımında olmalıyız ve “Düşün - Söylem - Eylem” birliği sağlanmaksızın hiç bir konuda başarıya ulaşamayacağımızı bilmeliyiz artık.
ORMANLARIMIZI YİTİRMEYELİM
Bize, temiz hava, temiz su, bol oksijen sağlayan ormanlarımızı koruyalım, ağaçlarımızı kesmeyelim, kesilmesine göz yummayalım ve yaktırmayalım. “Doğa - İnsan - Çevre” etkileşimini olumlu kılmak adına tüm çabamızla ve özenle gayret göstermeliyiz. Çevreye, insana ve doğaya rağmen kalkınma ve gelişme söz konusu bile olamaz. Birlikte varolduk, birlikte sürdüreceğiz..