Belki küçük bir anı ama sizin de mutlaka anımsayacağınız bir deneyimimi sizlerle paylaşmak istiyorum.. Günün birinde, yerli ve yabancı tüm haber ajanslarına, gazete ve televizyon kuruluşlarının haber merkezlerine “Dikkat Çok Önemlidir” başlığıyla bir bilgi ulaşmıştı. Bu iletiye göre; “Van Gölünde bir canavar olduğu, zaman zaman su yüzüne çıkıp bir süre kaldıktan sonra tekrar gölün sodalı sularında kaybolduğu ve bunu sık olmasa da tekrarladığı...” yazıyordu. Haberi alır almaz bulduğumuz ilk uçakla Van'a gittik. Kişisel eşyalarımızı otele bıraktıktan sonra soluğu doğru göl kıyısında aldık. Makinelerimize ve kameralarımıza tele objektifleri takıp bir gözümüz vizörde diğeri dürbünde canavarı beklemeye başladık. Gündüzler akşama döndü, geceler şafağa kavuştu ama canavar bir türlü dehşetli yüzünü göstermedi bize. “Belki yarın çıkar” düşüncesiyle bir hafta daha kaldık göl kıyısında..
Haberi duyan yabancı televizyonlar ve gazeteciler de akın etmişti Van'a. “Ya canavar varsa” diye ama olmayacağını bile bile gelenler de vardı aralarında. Beklemekten ve sıkıntıdan aramızda dostluklar başlamış, çay kahve molalarımızda birbirimizin tost ve bisküvilerini paylaşır olmuştuk. Bölgeye geleli neredeyse on, onbeş gün geçmişti ama bizim canavardan ses seda çıkmamıştı. Onlarca gazeteci, gelenler gidenler.. iki hafta boyunca oteller doldu taştı..
Van Gölü Canavarı söylentisi kısa sürede yöre ekonomisini de kendine göre şekillendirmeye başlamıştı. Canavar formunda hediyelik eşyalar, kolyeler, anahtarlıklar, duvar süsleri, canavarlı altın bilezikler ve küpeler canavarla tanışamayanların “Hiç olmazsa anısı olsun” diye, eli boş dönmemek için satın aldıkları hediyelik eşyalardı. Ne kadar inandırıcıdır bilinmez ama onu gördüklerini söyleyenler arasında akademik kariyer yapanlar ve belediye başkanları bile vardı. Halk arasında, fısıltı gazetesine göre; -bana daha gerçekçi gelmişti- “Canavar kampanyasının bölgede turizme ivme kazandırmak için özellikle düzenlendiğini” yönündeydi.
Bu, basında “Asparagas Haber” yani “şişirme”, “balon haber” olarak nitelendirilen ve çoğu zaman aklı başında insanların gülüp geçeceği türden ucuz bir hileydi. Nitekim öyle de olmuştu. 10-15 gün süren medya yoğunluğu bölgeyi terk ettiğinde, geriye zihinlerimizden asla silinmeyecek, belki sansasyon ama uydurma ve yalan bir olay ile anılan Van ili ve Van Gölü kalmıştı. Oysa geçmişinde kadim Urartu uygarlığına beşiklik yapmış Van bölgesi yöredeki tarihi ve kültür değerleriyle, Akdamar adası ve Akdamar Kilisesiyle, Van Kedisiyle, Tuşba Kalesi'yle, folklorüyle, ballı kaymaklı kahvaltı salonlarıyla, yöresel mutfak kültürüyle kendini her zaman, rahatlıkla ifade edebilmiş ve tanıtabilmiş bir ildir.
O zaman şu soruyu sormaktan kendimi alıkoyamıyorum; “Van Gölü Canavarı” balonuna gerek var mıydı ve böylesine “fos”, hatta olumsuz sonuçları olabilecek bir sansasyonun bölgeye yarar değil, zarar getirebileceği hiç öngörülememiş miydi? Anlaşılan, “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar” sözü kulaklara küpe olmamış..
Yapay söylentiler, kıyamet senaryoları, tufanlardan korunma yöntemleri ve benzeri hileler kısa sürede sadece medyanın işine yarayan “küçük haber” olmaktan öte bir şey değildir.
Turizm ve Tanıtım etkinlikleri yürüterek bu yönde çalışmalar yapan kentlerin dikkat etmeleri gereken şey; bilimsel olarak tanımlanmamış arkeolojik mekânlar, tarihi eserler, antik kalıntılar ve kültür yapıları hakkında “Burası olsa olsa şudur” akıl yürütmesiyle, yakıştırma tanımlar kullanmak ya da bazı kulaktan dolma söylentilere göre davranma hatasını fark edememektir. Bu bağlamda atılacak her adımın mutlaka bilimsel bir temele dayandırılması gerekir. Bilim tarihçileri, mimarlar, kent planlamacıları, sanat tarihçileri ve kültür araştırmacıları bu nedenle vardır.
Köşe başına konacak bir sokak lambasından kaldırım taşına kadar, yeraltı dehlizinden vadideki mağaraya, oyma bir taş eserden kilise ya da tapınak olduğu öngörülen antik yapı kalıntısına kadar herşey usulüne uygun olarak korunmalı ve mutlaka bilimsel olarak tanımlanmalıdır. Kayıtlara geçen ve gelecekte silinmesi olanaksız izler bırakan gerçek dışı sözler; efsane mi, safsata mı olduğu belirsiz anlatımlar bilgi kirliliğinden başka ne olabilir ki? Cehaletin karanlığında yok olmamak için bilimin aydınlattığı yolda yürünmelidir..