Türkiye'nin hemen her bölgesinde, yörelerinin geleneksel özelliklerini, geçmiş zaman yapılarını günümüze taşımak ve bu özelliklerini kentlerinin tanıtımında kullanmak amacıyla var gücüyle çaba harcayan birçok kent adeta birbirleriyle yarış halindeler. Doğru ve yerinde alınmış kararlar gibi görünse de nüfusunun yarısından fazlasının otuz yaşından küçük olan Türkiye'de, 1980'lerde doğup ve on yıl önce dünyadan haberdar olan bir toplumun, ülkemizin geleneksel yapısına dair çok fazla ya da derin bir bilgi birikimine sahip olabilmesi olası değil gibi görünmektedir.. Bu anlamda kentlerle ilgili gelenekçi özelliklerin ve kentsel aidiyet duygusunun gelişim sürecinin sıkıntılı ve sancılı olmasından daha doğal ne olabilir ki..
Yüzyıllar boyunca dünyanın zengin ve görkemli, özgün ve yerel, ahşap konut mimari geleneğinin en güzel örnekleri ülkemiz topraklarında gelişti. Taa.. 1950'lere kadar süren ve tüm doğallığıyla -tesadüfen- korunan bu yapılarımız 50'lerde başlayan ve sonrasında hızla, yoğunlaşarak yayılan “çağdaş mimari tasarıma” tek tek yenik düştü. Bugün övgüyle gururlanacağımız konut geleneğimizi imardaki acemiliğimizle ve cehaletimizle, kısacası kendi ellerimizle yok ettik..
O güzelim ahşap kâgir evlerimizin, konaklarımızın yerini beton yığınları alırken toplumumuz da geleneksel kent hayatından, öz değerlerinden ve atadan görme ev yaşamından giderek uzaklaştı. Uzaklaşılan ve yitirilen şey yalnız geleneksel yaşam biçimi değil aynı zamanda kentlilik bilinci ve kentsel aidiyet duygusuydu.
Kent - yaşam ve kültür yazılarıyla tanıdığımız yazar Doğan Kuban; “Bir kentin geleneksel karakterini korumak bir inşaat sorunu değil, bir üst kültür sorunudur” demektedir. Bölgemizde olmayabilir ama Türkiye, 50 yaşına geldiği halde bir ahşap ev ya da konak görmemiş, ahşap bir kapının demir tokmağını çalmamış ve cumbalı bir pencereden sokağı seyretmemiş insanlarla dolu.. Bu noktada, insanın bilmediği, öğrenmediği bir kültüre, geleneksel yaşamına nasıl sahip çıkacağı sorusuna yanıt bulmakta güçlük çekiyorum.
Geleneklerimizi yaşatmak ve sürdürmek arzusundayız elbette. Bu, kent ölçeğinde, tarihi dokuyu ve mimari özellikleri -olduğu gibi- korumak anlamına da gelmektedir. Yıllar boyu talan ettiğimiz, boş bulduğumuz her yere bir gökdelen diktiğimiz, “eski” diye yıkıp, kalıp beton ile yapılaştırdığımız, sözün kısası yarım asırdır yok ettiğimiz kentlerimizi hangi sihirli değnek geri getirecek bilmiyorum.
Özellikle tarihi yapıların sık bulunduğu caddelerde, bina sıvalarına hasar vermemesi amacıyla “Klakson Yasağı” getirilen Avrupa'da tarihi kent karakterleri korunmuş kentlerin adlarını sıralamaya kalksak sayfalar dolar taşar. Ülkemizde ise Safranbolu başta olmak üzere 5-6 kenti zor sayabiliriz. Bu da bize yok edilmiş bir yerleşimi ayağa kaldırmanın ne denli zor, masraflı ve zaman alıcı bir uygulama olduğunu göstermektedir.
Geleneksel değerlerini bilmeyen toplum bireyleri kendi öz değerlerinin de farkında olamaz. Bu, bir bilinç ve algı sorunudur. Geleneksel ve öz değerlerinin bilincinde olmayanlarda kent sevgisi ve aidiyet duygusundan söz etmek olası değildir. Bu durum, üzücü olduğu kadar düşündürücü bir gerçekliktir. Avrupa ülkelerinde her beş kişiden bir kişi kitap okurken, ülkemizde her onbin kişiden bir kişinin kitap okuyor olması toplumumuzdaki kültürel sığık, bilgisizlik ve cehalet düzeyini yansıtmaktadır. Okumuyoruz.. Bu nedenle de koruma ve geleneksel yaşam biçiminin kentlerde yeniden geliştirilme süreci uzun ve yavaş ilerlemektedir.
Geri kalmışlık, cehalet vb. nitelemeler toplumun bütüncül çağdaş kültür yoksulluğu ile ilgilidir. Sonuç olarak; kentsel ve özgün geleneksel özelliklerin yeniden yapılandırılarak topluma kazandırılması uygumalarına zemin olacak çalışma; tarih, kültür, sanat ve geleneksel yaşam araştırmalarına öncelik verilmesidir. Geçmişini bilmeyen toplum geleceğini kuramaz. Geleneğimizi yaşatmak bizim elimizde, istersek olur..
Herşey Niksar İçin..
Başka Niksar Yok!..