İlkokul 3. sınıfı 1932 yılında Sivas Kangal'da okuyan Ali Nejat, o döneme ait bir anısını bizimle paylaşırken Mustafa Kemal Atatürk'ün toplumun gelişiminde sağlık kontrolüne ve koruyucu hekimliğe ne denli önem verdiğini de vurguluyor..
“Ben ilk okumaya 1928 yılında Tokat'ta, Behzat Deresinin sol yanındaki sonradan adı Cumhuriyet İlkokulu olan Mahalle Mektebinde başladım. Latin harfleri kabul edilmişti ama henüz okullara yansımamıştı. Dolayısıyla annem ve arkadaşları akşamları bir yerde toplandılar, mum ve gaz lambası ışığında yeni yazıyı öğrendiler. Annem, benden daha önce latin harfleriyle yazılı olan gazeteyi okuyabilmişti. Mahalle Mektebinde, yere serili hasır üzerine tünediğimizden dizlerimiz yara olurdu. Evde annem dizime tütün basar ve bezle bağlardı. Ona rağnem yine yaralı dizimle hasır üzerine tünerdim ama hocanın bizim bağdaş kurmamıza 'Günah' derken kendisinin bağdaş kurması neden günah yazılmıyor diye düşünürdüm. Bir gün mektebe kahverengi çul elbiseli bir adam girdi ve hasıra basa basa, hocanın yüzüne bile bakmadan 'Evlere, evlere..' dedi ve biz evlere gittik. Üç ay sonra davul zurnalar çaldı, bayram olmuş gibiydi. 'Mektebe, mektebe..' dediler, biz mektebe gittik. Bir de baktık ki, yerdeki hasır kalkmış, sıralar konmuş ve duvara bir karatahta asılmıştı. Biz sıraların üzerine yine tıpkı hasırda olduğu gibi tünedik. Şık giyimli bir hanım öğretmen içeri girdi ve 'Bu ne hal?' dedi ve bizi sıralara oturttu. Dolayısıyla, Mustafa Kemal sayesinde sıraya oturmayı da öğrenmiştik..
'B' den sonra yanına 'A'yı yazıyor ve biz 'Baaa' diye bağırıyor, okuyorduk. İki 'Ba'yı yanyana yazdığında biz 'Baba' diye okuyor ve seviniyorduk. Birgün arkadaşım Vasfi Diren, öğretmenden 'Ş' harfini yazmasını istedi. Öğretmen 'Ş' harfini bilmiyormuş. O da öğrenecek ki bize öğretsin.. 'Karatahtaya yılan çiz' dedi, çizdi. 'Götüne çengel as, işte size Ş harfi' dedi. Dizlerimizdeki yaralar yavaş yavaş iyileşti..
Yıl 1932. Kangal'daki bütün evlerin altı üstü topraktı. Her yağmurdan sonra damdaki loğ taşı ile toprak sıkıştırılırdı. Hiç bir evde hela yoktu. Babam, daha sonra çocukları Niksar'a gelen Kangal imamının iki katlı evini kiraladı. Alt katta büyük bir çukur açtırdı ve üzerine ortası delik olan bir tahya yerleştirdikten sonra 'İşte bu bizim helamız' dedi. Sabah olunca bütün erkekler ellerinde ibriklerle uzağa giderdi. Onlar döndükten sonra da kadınlar.. Saat sekiz dokuzdan sonra eğer rüzgar da esiyorsa bütün Kangal'a yoğun bir koku yayılırdı..
Osmanlı Devleti'nden bize aktarılan ilçe bu durumdaydı. Bir gün, okulumuza at üzerinde iki kişi geldi. Atları okulun bahçesine bağlayıp başlarına da birer torba geçirdiler. Atlar yemlerini yerken başlarını sağa sola savurarak etrafa bakıyorlardı. Beyaz gömlek giyen bu iki kişi gözlerimize siyah bez bağladıklarında bizimle körebe oynayacaklarını zannettik. Bizi sırayla bahçeye çıkardılar. Bahçe duvarına asılı büyükçe bir kartondaki harfleri okuttular. Harflerden en küçüğü 'Z' harfiydi ve ben onu da görmüştüm..
Beyaz önlüklü bu iki kişi atlara binip gittiler. On onbeş gün sonra postacı bir paket getirdi. Paketten dört gözlük çıktı. Öğrencilerin adları ve numaraları da yazılıydı. Sınıf arkadaşım gözlüklerden kendine ait olanı taktığında 'Görüyom, görüyom!..' diye bağırdı. Gelen iki kişinin göz hekimi olduğunu anladık.
Öğrenci olduğumuza göre uzağı da görebilmeliydik. Ben Mustafa Kemal'in sayesinde uzağı da yakını gördüğüm kadar görebiliyorum. Mustafa Kemal aslında tıp dünyasına koruyucu hekimliği armağan etmiştir.” diyerek çocukluk yıllarındaki anısını bizimle paylaşan değerli hemşehrimiz Dr. Ali Nejat Ölçen'e teşekkür ediyorum.