Bir yazıda “Bir ülkede AVM’lerin (alış-veriş mağazalarının) sayısı üniversite, kültür merkezi, kütüphane ve müze sayısını aşmaya başladıysa, o ülkede sosyo-kültürel çöküş kaçınılmazdır” sözü dikkatimi çekmişti.. Özellikle son yıllarda kendini daha çok belli eden yaşam alışkanlıklarımızdaki değişiklikler belki belirli bir çöküşü işaret etmiyor olabilir ancak (yukardaki sözü haklı çıkartırcasına) ilişkilerin çıkara dayalı gelişerek maddi kazanç düzlemine taşınması, kültürel ve geleneksel değerlerdeki erozyon insanın özünden, toplumsal kimliğinden uzaklaşarak ıssızlaşmasına, yalnızlışmasına neden oluyor.
Okuma alışkanlığımızın günden güne iğdiş edilmesi, bireyin marka tutkununa dönüştürülmesi, yapay gereksinimler yaratılarak tüketimin en üstün yaşam gerekliliği olarak dayatılması, içi boşaltılarak gerçek anlamından uzaklaştırılmış bir dolu değer ve kavramın cılızlaştırılması varolan ekonomik sistemin yönlendirdiği uzun bir sürecin sonucu olarak kabul edilebilir..
İnsanın varoluşu ve kendini ifade edebilmesi bilgiye, yani okumaya, yazmaya dayalıdır. Hangi işle uğraşırsanız uğraşın akıl ve bilgiden geçmeyen yolun sağlıklı bir yol olmadığını savunanlardanım. Eğer, son 20-25 yıldır insanlarda hızla çoğalan beton (gayrimenkul) ve teneke (otomobil) saplantısı gözlemleniyorsa nedeni; o insanları yalnızlaştırarak yarattığı gelecek korkusu ve rant öğretisiyle başbaşa bırakan küreselleşmedir. Doğal görünmeyen mal-mülk hırsı ve tükenmek bilmeyen kredi borçlarıyla konut ve otomobil edinmek çabaları başka nasıl açıklanabilir ki?
“Şimdi al, 4 ay sonra ödemeye başla”, “TC Kimlik numaranı gönder kredin hazır”, “Maaşının 10 katı kredi” vb. söylemlerle çekiciliği artırılan ekonomik kolaylıklarla süreç içerisinde kendine yabancılaşan ve kimliksizleştirildiği duyumsatılmaya çalışılan insana sadece; “Tükettiğin kadarsın!..” bilgisi kodlanmaktadır. Cüzdanındaki son kuruşa kadar tükettirilen hatta çeşitli kredi çözümleriyle gelecek yıllarına dahi ipotek konulan günümüz insanının içinde bulunduğu durumu ve varolan ekonomik sistemi algılamaya yeterli bir örnektir..
Hiç kuşkusuz, 21. yüzyıl bilgi ve iletişim çağıdır. Bilimin aydınlığında ve yine bilimsel çabalarla gelişen teknoloji, toplumların hizmetinde olduğu kadar insanlığı tembelliğe yönelttiği de yadsınamaz. Ama teknoloji herşey değildir.. Ben, düşünen insanın yarattığı şeye mahkum olmayacağına inanırım. Gün geldiğinde insan tarafından uygulanan teknoloji (bugün her ne kadar insanı kendi cenderesine almış gibi görünse de), yine insan aklının üreteceği çözümlerle ve insan odaklı çözümler üreteceğini öngörüyorum..
Küreselleşme kendi popüler kültürünü yarattı.. 80’lerin ortalarında Demir Perde ülkelerinin dağılmasıyla esmeye başlayan küreselleşme rüzgarı çoğu zaman kasırgaya dönüşerek kendi özgün dünyasını yaratırken, etkileri de ülkelere göre farklılıklar gösterdi.. Bu küresel düzlem, aynı zamanda önemli bir kültürel kaymaya da neden oldu. Teknolojik gelişme, yeni olanaklar ve fırsatlar sunarken halkımızın yazılı kültürden, algılanması daha kolay görsel-işitsel kültüre yönelmesini sağladı. Yaygın kılınan popülerlik adına insani olan birçok şey gözardı edilerek, özellikle dil bilincinden yoksun insan kümelerinin oluşmasına neden oldu.. Okuyarak öğrenmenin zorluğunu klavyenin bir tuşuna basarak daha kolay erişilebilir çözümlere dönüştüren yeni kuşak insanlar; roman, vb. basılı eserlerin verildiği yazın dünyasının çok uzağına düştü.. Yazılı kültürü tümüyle olumsuz etkileyen küreselleşmenin getirdiği ilgi odağı konuların yazılması, çizilmesi de popüler kültürün “kolay tüketilirlik”anlayışına hizmet etti ve ediyor..
Ne acıdır ki; uygar dünyanın mucize icatları olan tv, bilgisayar, internet, uydu alıcısı, gsm telefon, vb. elektronik aygıtlar; eğitimsizlik, kültür yetersizliği ve hedefe yönelik amacın tam belirlenememesi nedeniyle insanların sadece boş zaman eğlenceleri haline dönüşmektedir. Bu da bize; ne denli üstün teknolojik olanaklara sahip olursak olalım yetkin bir bilinçe ve çağdaş bir düşünce yapısına sahip olmadıkça uygarlık düzeyimizi arzulanan noktaya ulaştırmada zorlanacağımızın ipuçlarını verir.
“En güzel ağaçlar ormanda yetişir” der Sabahattin Eyüboğlu. Bu sözün derinliklerinde; sadece bitki florasından söz edilmeyip herşeyin, ait olduğu yerde sağlıklı ilişkiler geliştirerek, doğru bir yaşam süreceği anlamı ifade edilmektedir. Toplum da öyledir.. Birey, dünyadaki gelişmeleri çok yakından izlerken kendi öz değerlerine de bir okadar yakın ve içtenlikli durarak çağdaşlaşır, uygarlaşır. Tersi ise; insanın kendine ve değerlerine yabancılaşması, kimliksizleşmesi ve giderek yalnızlaşmasıdır..