Bir kentin gerçek sahibi kimdir? Yanıt; o şehirde yaşayan, kentle bütünleşen ve kendisini kente ait hisseden kişilerdir. Ama bir gerçek de var ki; birçok kentte insanlar, aynı kentte yaşamalarına, kentin kaderini ve olanaklarını paylaşmalarına karşın kendilerini o kentle bütünleştiren bir kimlik taşıma gereği duymamaktadırlar. İnsanların kendilerini yaşadıkları kentle özdeşleştirmemesi, kendisini o kente ait duyumsamaması kentsel aidiyet duygusunun gelişmemesine neden olmaktadır. Bu olumsuz gelişmenin sonucu olarak da sahipsiz kentler yaratılmaktadır. Sahipsizlik ise; tahrip etmeyi, hor kullanılmayı ve gelişememeyi doğurmaktadır.
Bir yerleşimin kentleştiğinin en önemli göstergesi yörede yaşayan insanların sergiledikleri sosyal duruşları, ilişkileri ve bilinç durumlarıdır. Duyarlılık düzeyi ve olumsuzlukların giderilmesindeki çaba, kentlilik bilincinin düzeyini de yansıtmaktadır.
Kentte yaşayanların var olan değişik kimliklerinin yanı sıra ayrıca içinde yaşadıkları, olanaklarından yararlandıkları kentle özdeşleşebilen bir kimliğe de sahip olmaları gerekir. Kentsel aidiyet ya da kentlilik bilinci olarak adlandıracağımız bu kimlik, insanların kentlerini ne denli sahiplendikleriyle doğru orantılı olarak gelişir ve büyür. Kentlilik bilinci, kent sakinlerinin kentle bütünleşmesi, kendini yaşadığı kente ait duyumsaması ve sonuç olarak kente karşı sorumluluk duygusu taşımasıdır.
Kentlilik bilincinin gelişmesi için ortak bir kentte yaşamak yeterli değildir. Bir şehirde yaşayan insanların yaşadıkları kente ait aidiyet duygusu taşımalarıysa o kenti korumaları, geliştirmeleri, kentin imarı ve yönetimine katılımlarıyla gerçekleşir.
Kente sahip çıkabilmenin yegane koşulu kenti doğru okumak ve doğru algılamaktan geçer. Kentleri, sadece yararlanılacak bir nesne olarak gören anlayışın, kente karşı duyarlı olması da beklenemez. Bu düşünce yapısından korunmanın yolu da, kenti tanımak, kentle bütünleşmek ve kentli kimliğini kazanmaktan geçer.
İnsanlar kentin yönetimine katılabildikleri oranda kendileri ile kent arasında anlamlı bağlar kurabilir ve kentlerini sahiplenirler. Bu anlamda sivil toplum kuruluşlarının önemi de kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. İnsanlar kentte kendi geleceklerini bulabilmelidirler. Kendi geleceği ile kentin geleceği arasında bağ kurabilen kişiler, kentin geleceği ile daha yakından ilgilenmeye ve kentin geleceğini önemsemeye başlarlar. Sonuç olarak, kentlilik bilincinin gelişebilmesi için kentin insanlara gelecek ve kazanç sunması da gerekmektedir.
Kentlilik bilincinin önündeki en önemli engel, insanların beklentilerinin olumsuz olması ve kentin olanaklarından eşit olarak yararlanamadıkları duygusudur, bunun da doğal sonucu kişinin kente yabancılaşmasıdır. Bu yabancılaşmaysa kente karşı yoğun bir öfkeye dönüşebilir.
Kentsel sorunların çözümünün en önemli koşulu, kentlerimizin sahiplerinin ortaya çıkmasıdır. Burada da temel soru, yazımın başında da söylediğim gibi; kentin gerçek sahiplerinin kim olduğudur? Bu sorunun yanıtı; kentin gerçek sahibinin o kentte yaşayanlar olduğu çok açıktır. İnsan, sahibi olduğu kentin yönetiminde, geleceğinin biçimlendirilmesinde söz sahibi değilse, yasal ya da teorik olarak o kentin sahibi görünmesinin ne anlamı var? Kentin sahiplerinin gerçek anlamda söz sahibi de olabilmelerinin yolu, onların kent yönetimine katılımlarından geçmektedir. Bir insan, kent yönetimine katılabildiği oranda, onu sahiplenme duygusu da gelişecektir. Kentlilik bilinci aynı zamanda kültürel bir konu olduğu için eğitim de önemlidir. Özellikle genç kuşakların bu alanda eğitilmeleri ve yönlendirilmeleri gerekmektedir.
Kentler, kentin gerçek sahipleriyle gelişir..