“Ne demek bu şimdi, yalnızlaşan ülke de olur mu?” diye düşünüyorsak eğer, ya bu ülkede olup bitenleri görmeyecek kadar akıl tutulması yaşıyoruz ya da hangi nedenle olduğunu öngöremediğim Üç Maymun'u oynuyoruz..
Yukarı Mezopotamya'yı da sınırları içine alan, coğrafyacıların Ön Asya diye adlandırdığı ülkemiz Anadolu toprakları, toplumsal yaşamın başladığı günden şimdiye dek sayısız insan kümelerine, halklara, uluslara ve de devletlere ev sahipliği yapmış ve nice uygarlıkların kurulmasına, nice kültürlerin gelişmesine kucak açmıştır.
Ülkemizde nereye gidersek gidelim, topraklarımızı bir çiçek bahçesi gibi süsleyen geçmiş uygarlıkların izlerine rastlıyor ve onların sosyal yaşam, tarım, ekonomi, din, sanat ve kültürel örneklerini müzelerde görebiliyoruz. Bir bronz heykel, toprak bir kap, cam bir gözyaşı şişesi, el yazması bir kitap ya da işlemeli bir bez parçası kendi dönemlerine ait çok şey anlatıyor bize..
Yeni bir yüzyılı yaşadığımız günlerde, geleceğe miras olarak bırakacağımız şeyleri düşündüğümde size elle tutulur bir örneği veremeyeceğimi üzülerek söylemek istiyorum. Gün gelip biz de tarih olduğumuzda, torunlarımızın torunlarının, onlara bıraktığımız çok katlı beton kütlelerden oluşan kentler, suyu akmayan dereler, kese kese tükenen ormanlarımız ve kirlenen, yok edilen doğal yaşam hakkında söyleyeceklerini düşünmek bile istemiyorum.
Genetiğiyle oynananarak özelliği değiştirilen birçok tarım ürünü, soyu tükenen bazı hayvan türleri, kontrolsüz fosil yakıt kullanımının neden olduğu küresel iklim değişikliği sadece ülkemizin değil Dünyanın da yarınları için kaygılarımızı artırıyor.
Şaşırmamak elde değil; nasıl olur da bu denli zararlı olan şey sadece ekonomik rant, kişisel çıkar sağlama ve siyaset adına yapılabilir? İnsanlığa, insancıllığa yakışmayan antidemokratik uygulamaların, doğa kıyımlarının, uzak tarihin izlerinin yok edilmesinin, rant ve çıkar uğruna talan edilen tarım alanlarının, şiddet kışkırtıcılığının, bölücülüğün, insan hakları ihlallerinin, emek sömürüsünün ve yayılmacı ülkelerin oyunlarına paydaş olmanın sorumluları ve suçluları herkes tarafından bilinmekte.
Günden güne yalnızlaştığımızı hissetmemek için duygusuz ve kör olmak gerekir. Düşman saydığımız sınır komşularımızla; ırk, etnik köken ve dinsel ayrılık temelinde ötekileştirdiğimiz halk ve toplumlarla, kültür ve sanat düşmanlığı yaparak yok saydığımız kitlelerle, adaletsiz gelir dağılımıyla, bir türlü sağlanamayan iç barışla, kadına, gence, genç ve özgür düşünceye karşı duruşla, bilgi ve iletişime uygulanan sansürle her gün daha da yalnızlaşıyoruz.
Ülke yalnızlaşıyor, toplum yalnızlaşıyor, birey yalnızlaşıyor..
Her şeyin birbirinden uzaklaştığı ve -her anlamda- giderek soğuyan bu iklimde yaşanan yalnızlaşma, beraberinde kültürsüzleşme, cehalet ve kimliksizleşmeyi de doğuruyor. Tehlikeli bir sarmala dönüşen bu oyuna son verilmez, gerekli demokratik ve insani düzeltmeler yapılmazsa, yaşadığımız süreç, gelecekte torunlarımızın utanç duyacağı bir dönem olarak tarih sayfalarında yer alacaktır.
Bilinçli yapılan hataların düzeltilmesi gerçekten zordur ama olanaksız değildir.
Daha bilinçli bir toplumu oluşturmak, hak ve özgürlüklerine sahip bireyler olmak; sadece bilim, eğitim, kültür, sanat, düşünce özgürlüğü ve insani evrensel değerler ile çağdaş uygarlığa erişildiğinin bilincinde olmak tüm sorunları çözmek için önemli bir başlangıçtır..