Hoca Ahmet Yesevi'nin:
“Türklük kaderimdir. İslamlık tercihim” dediği söylenir.
Doğrudur.
Her doğan çocuğun İslam fıtratı üzere doğduğu da doğrudur.
Ama inancının şekillenmesi öncelikle anne-babanın, sonra da içinde yaşadığı toplumun inanç iklimiyle doğrudan ilgilidir.
Yani, bu unsurların etkisiyle şekillenir ama kendi tercihiyle de değişebilir.
Tabii tercihini ortaya koyabilecek bir ortam varsa!
Bunun için önce tebaa olmaktan çıkıp fert olmak, birey olmak lazımdır.
Yoksa, kalabalık olan gruba veya azınlık da olsa bir gruba, bir zümreye dahil olarak, kendi iradenizi ve aklınızı grubun iradesine teslim ettiyseniz, tercihiniz zaten olmaz. Orada grubun veya o topluluğun iradesidir söz konusu olan!
Yani siz artık tercih değil tasdik etmek için varsınızdır. Bu tasdiki de tercih zannedip kendinizi avutursunuz o kadar !
Öğretmenliğe başladığımın ilk yıllarıydı. Bir öğretmen arkadaşım:
“Dünyaya tekrar gelmek şansın olsaydı, hangi dönemde gelmek isterdin ?” diye sormuştu.
Hemen cevaplamıştım:
“Ben yine dünyaya geldiğim zamanda yani bu zamanda gelmek isterdim”
Bu sefer ben ona sormuştum:
“Peki sen hangi dönemde gelmek isterdin ?”
“Ben Fatih döneminde gelmek isterim!” demişti.
Şimdi düşünüyorum da ben fert, vatandaş, yurttaş olmayı o ise tebaa olmayı seçmişti!
Atatürk'ün en büyük devrimi bence tebaadan millete dönüştürmesidir toplumu.
Bugün ona saldıranlar bile onun sağladığı bu şartlarda yetişen ama zihnen tebaa olmaktan kurtulamayanlardır.
'Tebaa'lık da her şey gibi modernleşti elbette!
Adı değişti! Şekli değişti!
Ama özü hiç değişmedi !
Üstad Peyami Safa, 23 Haziran l935'te yazdığı yazıda şöyle tarif etmiş bu “Sürü Adamı”nı:
“Bir adam vardır ki, hiç bir düşüncesinde, hiç bir hareketinde «kendi kendisi» olamaz. Ne düşünse, ne yapsa, ne söylese kendini değil, mensup oldugu sosyeteyi, ırkı, muhiti ve dışarıdan aldığı telkinleri dile getirir. Kendiliğinden hiç bir şey bulmamıştır. Başka birinin siteminden aldığı fikirleri ve akideleri o sistemin sahibinden daha softaca müdafaa eder. İradesi de böyle dışarıdan gelme, yanaşma, iğreti bir hareket mihrakıdır. Bilmez ki, asıl kendi kendisi, kendi içi, sonsuz imkânların, keşfedilmediği için körleşen ve tıkanan istidatların tükenmez hazinesidir. Örneğini kendinde değil, hep dışarıda aradığı için muayyen bir fikre, bir akideye başkasının kurduğu sisteme bağlanır, kalır. Artık, ölünceye kadar hiç bir realitenin mili, onun yabancı bir telkinle perdelenmiş gözünü açamayacaktır; hayatın her şeyi her gün değiştiği halde o, sakallı feylesofundan yahut iktisatçı şeyhinden bellediği hiç değişmeyen bir kaç ayet içinde kalmaya mahkûm, ilerlediğini sanarak yerinde sayacaktır.
İçinde hep sürü insiyakları teptiği için, şahsiyetten mahrûm, insana en uzak insandır bu. Bir ferttir, fakat şahıs değildir, çünkü onu teşhis için kendisine bakmaya hiç lüzum kalmaksızın, çömezi olduğu ideolojinin, içinde uyuştuğu telkin âleminin firmasını bilmek, onun ipnotize eden sakallının adını öğrenmek yetişir.
Bu sürü adamlarının yüz bin tanesi bir tek şahsa muadil değildir. Nüfusunu gerçekten artırmak isteyen bir memleket, bunların sayısını azaltmakla işe başlamalı ve fertlerden değil, şahıslardan mürekkep bir sosyete kurmanın yoluna bakmalıdır.”
Belki kızıla çalanı için yazmıştır ama yeşilin her tonuna da uygun düşer.
Bir başka üstadın Abdurrahim Karakoç'un bir şiiriyle bitirelim yazıyı:
“Bilinsin ki kanı kaynarsa Türk'ün
Papaza yahniyi yedirmez her gün
Gerçeğe dönecek yönümüz bir gün
Silinecek dünkü Leke, dünkü pas.
Dostluk, sevgi, sabır sökmediği an
Belki de tersine dönecek zaman
Ey Türk'ü aldattım, korkuttum sanan
İnsanlık da, yiğitlik ve Türk'e has.
Öteki, beriki... kulak ver eğil
Ne bizler sürüyüz, ne bu yurt ağıl
Bu oyun hep böyle sürecek değil
Yeter gayri doğru yürü, dölek bas...”