Geçen haftanın, belki bu haftanın da en çok konuşulan konusuydu, Emine Bulut'un, boşandığı eski kocası tarafından çocuğunun gözleri önünde öldürülmesi.
Böyle kaç olay yaşadık bilmiyorum. Ya okuyup geçtik. Ya duyup sarsıldık.
Hani bir yakınımızı kaybettiğimizde sarfettiğimiz bir söz vardır.
“Hayat devam ediyor”
Doğrudur.
Birileri ölümle aramızdan ayrılsa da, etrafımızda neler olup bitse de hayat devam ediyor ölümlü dünyada.
Emine Bulut benzeri nice cinayetlere şahit olduk.
Yılmaz Özdil, acı acı siren sesiyle yanımızdan hızla geçen ambulansa benzetmiş olayı.
“Ses azar azar yaklaşır.
Tam yanımızdayken çın çın çınlar.
Azala azala uzaklaşır.
Gözden kaybolur.
Duymayız artık.
Her defasında aynı döngüyü yaşarız.
Yaklaşırken telaşlanırız, insaniyet namına elimizden geleni yapmak için çırpınırız, belki siren sesini duymamışlardır diye önümüzdekilere korna çalarız, arkamızda önümüzde yanımızda giden hiç tanımadığımız insanlarla bir çırpıda organize oluruz, ister otomobilin direksiyonunda ol, ister metrobüs direksiyonunda, ister motorsiklet kullan, hep aynı ortak duyguda buluşuruz.
Tam yanımızdan geçerken gözucuyla bakarız, içimizden üzülürüz, vah vah filan diye düşünürüz, umarım hastaneye yetişir diye temenni ederiz.
Uzaklaşınca unuturuz.
Bi saniye sonra hatırlamayız bile.
Her defasında yüreğimizi parçalarcasına yüksele yüksele yaklaşıyor siren sesi, tam yanımızdan geçerken hüzünleniyoruz, sonra görüş alanımızdan çıkıveriyor.”
Sonra öncesiyle, sonrasıyla sebebiyle sonucuyla sıralamış kendince.
Lümpen şuursuzluğunu yüreklendirmekten,
cahil cesaretinin körüklenmesinden,
cühela egosunun şişirtilmesinden,
eğitimli insanlara karşı kasten acınılmazken, magandalara karşı engin hoşgörülü olunmasından,
dindar adı altında yobazlığı yücelten, bağnazlığa yol veren, bazı tiplerin “ulema” diye millete akıl verdirttirilmesinden, hırtlığın rol modeli yapılmasından, güya edepten ahlaktan dem vururken, daima belden aşağı vurulmasından, akıldan bilimden kültürden sanattan çağdaşlıktan uzaklaşmanın meziyet haline getirilmesinden, hukukun ilkel kabile seviyesine indirilmesinden, suçluların sokağa salınmasından, ağzından salyalar akan sapıklara af çıkarılmasından.
Durum muhakemesi yapamayan ve sebep-sonuç ilişkisi kuramayan “beyinsiz güruh”un sırtının sıvazlanmasından, Mahalle baskısının insanlara bilhassa da kadınlara pranga gibi takılmasından,
kadın düşmanlığının teşvik edilmesinden, sakilliğin, çirkefliğin, kabalığın, nobranlığın, hamlığın, zifiri karanlık atmosferi beslemesinden, kötülüğün korunmasından, kollanmasından, medeni bir ülkede yaşamak isteyen koskoca milletin çaresizliğe, karamsarlığa sürüklenmesinden bahisle senelerdir bas bas bağıranın siren, hep aynı siren olduğunu yazmış.!
“Sahte empati maskeleri takarak, duyarlı insan ayaklarıyla tweet atarak olmuyor bu iş… “ demiş.
Ve bütün bunlar, kadınlara eşit haklar tanıyan Atatürk Cumhuriyeti'nde oluyor maalesef.
Atatürk'e hakaret etmenin, birileri tarafından hortlatılması gibi bir kültür yozluğu da cabası!
Evet biz bu iklime nasıl sürüklendik?