Ayşegül Koçaklı isimli sosyal medya kullanıcısının paylaşımına rastladım. Benim arkadaşlarımdan biri paylaşmıştı. 29 Ocak 2020 tarihinde. Yani Elazığ depreminden sonra. Yani Suriyeli Mahmut’un tek kahraman ilan edilmesinden sonra! “Kahraman Kim?” diye sormuştu haklı olarak.
“2020’nin ilk 28 gününde;
Türkiye ve Suriye de 7 şehit verdik.
Yedi genç, yedi ana kuzusu, yedi baba, yedi eş, yedi vatan evladı.6.8 şiddetinde ki bir deprem felaketinde 42 canımızı kaybettik. 1700 yaralı var ve bu yaralıların birçoğu belki de yoğun bakımdan çıkamayacak, artık yürümeyecek, bir daha ellerini kullanamayacak. Elazığ’ın bir köyünde taş taş üstünde kalmamış. Bütün köy yerle bir olmuş ve o köylüleri doğru dürüst ne duyan ne gören ne de soran olmuş. Kurtarma ekipleri gece gündüz demeden canla başla çalışmış. Hayatlarını tehlikeye atarak yürek çarpan her enkaza çekinmeden girmiş.
Türk milletti akıbeti belli olmayan deprem vergilerine rağmen elinde avucunda ne varsa Elazığ'a göndermiş, imkanları ölçüsünde depremzedelerin yardımına koşmuş.
Peki kahraman kim?
Suriyeli MAHMUT!
Sayılanların hepsini toplasan bir MAHMUT etmiyor.
Bir Mahmut kadar değer bulmuyor.
Bir Mahmut kadar konuşulmuyor.
Bir Mahmut kadar sempati toplamıyor.
Bir Mahmut kadar manşetlere taşınmıyor.
Bir Mahmut kadar sevilmiyor.
Bir Mahmut kadar hafızalarımıza kazınmıyor.
Kahraman yaratmada kimse bizimle yarışamaz vesselam....!”
Diye yazmıştı.
İşte 3’ü sivil 5’i asker 8 şehit daha verdik.
İdlib’te. Mahmut’un memleketi Suriye’de !
“Mehmetçik, emperyalizmin "kum torbası" mı?” diye soruyordu Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU,04 Şubat 2020 tarihli Yeniçağ Gazetesi’nde.
“ (…)
Soruyoruz haliyle:
Neden, bir kere daha, evlatlarının ay-yıldıza sarılı tabutlarını omuzlamak düştü Türk Milleti'nin payına?
"Düşman sevindirmemek" adına gözyaşı bile dökememek, ak kefeni al kanlara bulanmış evladına son defa dokunduğunda; dokunacak bir "beden" kalmışsa geride o da…
Acıdan delirmemek için "Vatan sağolsun"a sığınmak; "vatandaşlık"tan kaynaklanan haklarına bile ulaşamadığı, öz yurdunda gariplikten gayrısına layık görülmediği halde belki de…
Bir fotoğraf çerçevesi koymak; yavrusunun bebekliğinin, çocukluğunun, ilk gençliğinin, sesinin, sözünün, kokusunun, yaşanması mümkünken yaşanamaz hale gelen tonla günün, gecenin, senenin yerine bir "son bakış" fotoğrafı geçirmek, canını ondan ibaret hale getirmek…
Neden? (…)
Kuşlar, çiçekler, böcekler, hayat güzel tonunda bir isyan değil ifadeye çalıştığım. Türk Milleti'nin, kendisini, istiklali uğruna kan dökmekten de, can vermekten de çekinmeyenlerin emanetçisi sayan hiçbir ferdi sanmam ki isyan etsin şehadete; yeter ki, kafası bozulanın yumrukladığı kum torbasına dönmesin/döndürülmesin; yeter ki filler tepişirken ezilen çimeni olmasın bu coğrafyanın Türk askeri.
Yeter ki, kendi kavgası olsun uğruna son nefesini verdiği; başkalarının tahrik bombası gibi kullanılmasın canı! (…)
Göğsünde ay-yıldız taşıyan askerleri yani bayrağı, yani milleti, devleti saldırıya uğramış bir ülkede hiç kimsenin "cevabını misliyle vermiş olmanın rahatlığı içinde" olma lüksü ve hakkı olamaz. "Misliyle" cevap vermek gerekir ama "misliyle" verilen o cevaplar "devletin onursuzlaşmaması" içindir; yoksa bir Mehmet'in canına karşılık bin kelle alsanız ne olur; onlarla mı dolduracaksınız anaların boş kalan kucaklarını?
Pamuklara sarıp sarmaladığınız kendi çocuklarınız "yüksek güvenlikli" hayatlarına devam ederlerken, ne kolay hesap kapatabiliyorsunuz başkaların çocuklarının ölümleriyle ilgili… Ne çok biliyorsunuz hiç yaşamadığınız yoklukların/yoksunlukların nasıl telafi edilebileceğini…”
Bu ülkede Milli Eğitim Bakanlığı yapmış bir zatın şu sözünü bir daha hatırlatayım:
“Üç-beş Mehmet öldü diye Meclis’i toplayamayız !”
Ve geldiğimiz noktada Şehit Başkan Muhsin Yazıcıoğlu’nun:
“Şehit vermekten daha acı bir şey varsa o da şehit haberi almaya alıştırılmış bir toplum olmaktır.” Sözünün ne kadar önemli bir tespit olduğunun altını çizeyim.
Ve Ayşegül Hanımın sorduğu o soruyu biz de soralım.
Hakikaten Kahraman kim?