Bu, son zamanlarda kullanılan bir hukuki terim “denetimli serbestlik”
Bu durumda serbestliğin bir şartı var. Haftada bir, gidip karakola imza vermek.
Bu bir fiziksel yaptırım aynı zamanda.
İnsan, zaten denetimli bir serbestlik içinde değil midir?
İmza yeri vicdan olan.
Bu, vicdana atılan veya atılmayan imzaların toplamı değil midir hayat dediğimiz yolculuk?
Neticesi:
"Külli nefsin zâikatü'l-mevt", yani "Her nefis ölümü tadacaktır."( Âl-i İmran, 3/185; Enbiyâ: 21/35; Ankebut, 29/57)
Genelde katıldığımız cenazelerde hatırlatılır bu ayet. Musallada yatan için söylenmiş gibi gelir kimimize!
Halbuki bu, yaşarken akıldan çıkarılmaması gereken bir ilahi ikazdır.
Attığımız her adımda, aldığımız her kararda, yaptığımız her işte, vicdanımızın denetimli serbestliğini unutmamamız için.
Peki insan unutur mu?
Unutur elbette. Yani unuttuğu zamanlar olur.
Böyle durumlarda Cenab-ı Allah tevbe kapısını açık tutmaktadır. İçimizden birileri Mevla'nın açtığı bu kapıları kapatmaya çalışsa da?
Bazen kendimi büyükçe bir şehirlerarası terminalde bir yere gitmek üzere bulunuyormuş gibi hissederim.
Onlarca firma ve onların yolcu kapmaya çalışan simsarlarının sesleri!
Koluma girip “ Ağabey nereye? Arabamız hemen kalkıyor ! Arabalarımız son model ve konforlu! Televizyonu var! İnterneti var!” diyenlere aldırış etmiyorum.
Gideceğim yeri biliyorum! Nasıl ve neyle gideceğime dair kararımı vermişim.
Ona göre de hazırlığımı yapmışım kendi çapımda!
Gideceği yeri bilen insan simsarın sesine kulak asmaz! Diyorum kendi kendime!
Konuyu dağıtmadan toparlayayım.
Bu hayat bizim.
Toplum içinde ama yalnız yaşadığımız bir hayat.
Buradaki yalnızlık fiziksel değil, ”iç yalnızlık”
Sonunda hesabı kendimiz vereceğiz:
Önemli olan vicdanın denetimi. Çünkü içinde yaşadığımız topluma, davranışların nasıl yansıdığının görünmesi bu vicdani filtre ve denetimle anlaşılmaktadır.
Ve…
“Her canlı, ölümü tadacaktır”