Bir gün çölde devesi ile giden bir yolcu, devesini kaybetmiş.
Güneşin beyni kaynattığı, kumların ayakları yaktığı, susuzluğun insanı çaresiz bıraktığı çölde devesiz kalmak demek ölmek demek. Adam, ölmemek için can havliyle çölün sıcağına aldırış etmeden devesini aramış. Ama kısa sürede takati kalmamış, başı dolanmaya gözleri kararmaya başlamış. Bütün ümidini yitirmiş ve çaresizce kendini kızgın kumlara bırakmış. Artık ölümü beklemekten başka çaresi yokmuş. Yaşamaktan umudunu kesmiş olan bu adam, kendisine doğru birisinin geldiğini fark etmiş. Bu kişi, temiz yüzlü, güzel bir deveye binmiş iyi bir insana benziyordu. Yerlere serilmiş, güneşin kavurup umutsuzluğun perişan ettiği bu adama elini uzatmış. Kırbasından su içirmiş. Daha sonra yanındaki ekmeği yedirmiş. Yerlere serilmiş adam kısa sürede kendini toparlamış. Adamın devesine bakmış. Deve çok güzelmiş. Ama iki kişi birden bu deveye binemeyeceklerini, çölden kurtulmanın tek çaresi deveyi alıp kaçmak, diye düşünmüş. Ayağa kalkmış. Kendisine yardım eden adamın üstüne atlamış. Var gücüyle adama vurmaya başlamış. Daha sonra hızlıca koşup deveye binmiş ve kaçmaya başlamış. Arkasına bile bakmamış. Ta ki kendisine yardım eden adamın şu sözlerini duyuncaya kadar: - Ne olursun bana yaptığın bu zulmü kimseye anlatma!
Bunu duyunca durmuş. Ve:
-Niçin anlatmayayım, ne alaka? demiş..
İyilik yaptığı adamdan kötülük gören, nankörlük gören, ölüme terk edilen bu erdemli insan şu sözlerle devam etmiş:
-Yaptığın bu kötülüğü başkalarına anlatırsan artık çölde devesini kaybeden, ölmek üzere olan insanlara hiç kimse yardım etmez. Bu yüzden bu kötülüğünü kimseye söyleme!
Evet Kızılay'dan bahsediyorum.
İçimizdeki merhameti, yardım etme hevesini öldüren Kızılay'dan!
Sadece, bazı uyanıkların vergi kaçırmasını alet olma rezaleti değil suçları !
İçimizdeki insanlığı da öldürdüler!
Sadece onlar mı?
Kendilerine dini terminolojide, ortak değer olarak hüsn-ü kabul gören bazı isimlerle kurulan vakıf ve derneklerden bazıları da aynı Kızılay gibi. Mesela Kızılay'ın para transferinde aracılık yaptığı Ensar Vakfı gibi.
İktidara yakın durarak dünyalıklarını düzme, nüfuz alanlarını genişletme ve devlette mevzilenme yarışında bir sürü dernek veya vakıf.
Onlar, iktidarın değirmenine su taşıyıp, karşılığını ziyadesiyle alanlar.
Güzel hasletlerimiz vardı.
İbadetine düşkün olmasa da insani ve ahlaki bakımdan bir masum, arka plansız ve ahiret gününe iman etmiş Müslümanlık anlayışımız vardı.
Kul hakkıyla Hakk'ın huzuruna çıkmaktan korkardık çoğunlukla.
Siyaseten yaptıklarımıza yine siyaseten dayanaklar bulurduk! Dinden değil!
Birinin yaptığı ahlaksızlığı dilimize dolamazdık belki ama üstünü örtmek için de olmadık manevralara kalkmazdık!
Her şey gibi dini çok iyi bildiklerini iddia edenler tarafından dejenere edildi!
Adının geçtiği yerde insanların emin olup kendini güvende hissettiği, bugün eleştirdikleri o “Eski Türkiye”nin Müslümanlık anlayışı gitti ! Hem de şeklen en çok Müslüman görünümlü kişiler tarafından eskitildi.
Öyle bir duruma geldik ki İslami söylemler, toplumda sırf bu tipler yüzünden kuşkuyla karşılanır ve sorgulanır oldu.
O sebeple içimizdeki insanlığı öldürmeye teşebbüs eden sadece Kızılay değil!
Sözde İslamcıların (siyasal), sergiledikleri tavırlar, ortaya koydukları davranışlar ve kendilerini eksenine yerleştirdikleri din tasavvurları ve dini, kendi siyasal tercihlerine bir dayanak halinde görmeleri, maalesef sadece yardımseverliğimizi, merhametimizi değil içimizdeki masumiyeti de öldürdü.
Yukardaki hikayede anlatıldığı gibi olsa ve kimseye anlatılmasaydı belki!
Ama herkes biliyor.
İnsan olmaya dair en güzel duyguların bile onu diline dolayanlarca istismar edildiğini.
Allah biliyor zaten.
Millet de öğrenmiş oldu!
Ama hala “Hele bir sor bakalım niye vermişler ?” diye soranlar hariç!