Şubat ayının ilk haftasında sosyal medyada dolaşan bir video, beni üzdüğü kadar kızdırdı da!
Videoda, Niksar'ın çöp ve hafriyat dökülen alanında, çöp poşetleri içerisinde 40 civarında köpek öldürülmüş (veya ölmüş) vaziyette atılmış! Sayının daha sonraları 80 civarında olduğuna dair duyumlar aldım. Sayının bir önemi yok elbette!
İşlenen suç ve günahın sayıyla alakası yok!
Sayısı azalınca sorumluluk da vebal de azalmıyor yani.
Bu kadar hayvan toplu intihara kalkışmamıştır ! Ölmek için topluca o yere de gitmemiştir! Birbirlerinden son isteği de birilerinin kendisini çöp poşetine koyması değildir herhalde!
Oraya o köpekleri birileri attı!
Kim? Veya kimler?
Kanun, hayvanların korunmasına ve rahat yaşamalarına ilişkin temel ilkeleri belirtmiş.
“Bütün hayvanlar eşit doğar ve bu Kanun hükümleri çerçevesinde yaşama hakkına sahiptir. Sahipsiz hayvanların da, sahipli hayvanlar gibi yaşamları desteklenmelidir.”
Bu bağlamda görev ve sorumluluğu da belediyelere vermiş.
“Bölge ve mahallerindeki, özellikle köpekler ve kediler olmak üzere, sahipsiz hayvanların bakımları, aşılarının yapılması, işaretlenmesi ve kayıtlarının tutulmasının sağlanması, kısırlaştırılması, alındığı ortama geri bırakılması ve sahiplendirilmelerinin yapılması için hayvan geçici bakımevlerine gönderilmesi gibi yapılan tüm faaliyetlerde ….”
Belli ki topluca atılmış. Yani köpekler gidip orada ölmemişler!
Zira soğuktan veya başka bir sebepten aynı anda ve farklı yerlerde ölmedikleri aşikar.
Hayvan barınağı olan bir belediyeyiz. Bu sebeple gözlerin belediyeye çevrilmesi normal. Kanunen de sorumlu olan belediyedir. Belediyemiz tarafından mevcut Hayvan Barınağı'nın yetersiz olduğu görülmüş ki; Belediye Meclisi'nin 03 Aralık 2019 tarihli toplantısının 10.gündem maddesi: “Niksar İlçesi Akpınar Mahallesi'nde 4.199.00 metrekare alana yapılması düşünülen “Hayvan Barınağı Projesi” ile ilgili olarak Orman ve Su işleri Bakanlığı, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü'nün 21.11.2016 tarih ve 233330 sayılı yazısı gereğince, Yerel Yönetim Yetkili Birimince karar alınması gerektiği konusunun görüşülmesi…” şeklinde idi.
Hangi aşamadadır? Bir gelişme var mıdır? Bunu da Mart Ayı meclis toplantısında soracağız.
Belediyeler sahipsiz hayvanları toplayabilir elbet ama barınak ve bakım evleri varsa şayet.
Bizim var.
Bu son olayda bu hayvan barınağı ve belediye işin neresindedir?
Ama öyle veya böyle barınakta ölen hayvanların, söz konusu ölü hayvanların atıldığı alana atıldığını tahmin ediyorum.
Atılma diyorum. Öyle gömülme falan değil !
Bu insafsızlığın bir idari sorumlusu vardır elbette.
“Ölü köpeklerle ilgili Niksar Belediyesinden Kamuoyuna Açıklama” başlığıyla, Niksar Belediyesi'nin bir açıklaması yayımlandı gazeteniz Niksar Danişmend'in 12.02.2020 tarihli sayısında.
Bakalım ne demişler?
“Belediyemiz hakkında gerek sosyal medyada, gerekse çeşitli haber sitelerinde çıkan haberler nedeniyle açıklama yapmak zaruri hale gelmiştir.
İlçemiz hafriyat dökme alanına barınağımızda hastalık neticesinde ölen, mahallelerimizde halkımızın ihbarları sonucu ölü bulunan ve çevrede yaşanan çeşitli kazalar neticesinde ölen hayvanlar gömülmek üzere götürüldüğü, ancak üzerlerinin kapatılmadığı belirlenmiştir.
Bu konuda ihmali bulunan kişiler hakkında Tokat Valiliği ve Niksar Kaymakamlığı tarafından hukuki, Niksar Belediyemizce de gerekli idari soruşturma başlatılmış olup, bu konuda ihmali bulunan tüm personelin ihmallerinin karşılığını almaları adına adli ve idari takipçisi olduğumuzu belirtmek isteriz.
Soruşturma sona ermesiyle tekrardan kamuoyuna bilgi verilecektir.
Kamuoyuna duyurulur” denilmiş!
Bir şey çıkar mı?
Tokat Valiliği ve Niksar Kaymakamlığı'nın hukuki soruşturmasından ümitliyim. Ama belediyenin açacağı idari soruşturmanın sonucundan emin değilim.
İşin, bir gariban çalışanın üzerine yıkılmasından endişeliyim!
Bakalım ! Bekleyip göreceğiz!
Şahin Zenginal, 22.08.2019 tarihli İstanbul Gazetesi'nde, Trafik kazasında hayatını kaybeden Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Prof. Halûk Dursun 'un Topkapı Sarayı Müdürlüğü yaptığı dönemle ilgili bir anı yazısını paylaşmış :
“Aslında bu olayı emekli olup, köşeme çekildikten sonra yazmayı düşünüyordum. Çünkü biliyordum ki, ben yine çenemi (kalemimi) tutamayarak zülf-ü yâre dokunacağım...
Ama o dönemde yaşananları anlattığım bir dostum çok ısrar etti, “Bunu mutlaka yazman lazım” dedi. Ben de hikâyenin içinde hem bürokratik bir zihniyet, hem de gerçek bir aşk hikâyesi bulunduğu için saray tarihine bir kayıt düşürmeye karar verdim...
Kimse ısrar etmesin isim vermeyeceğim.
Topkapı Sarayı'nda müdürlük yaptığım dönemde, makam odamda otururken bir kumrunun açık pencereden girerek avizenin etrafında uçtuğunu gördüm. Hiç kımıldamadan seyretmeye başladım.
Kumru sanki tavaf eder gibi odanın her tarafında dolaştı, avizenin üzerine kondu, bir süre oturdu. Sonra geldiği gibi uçup gitti. Biraz sonra yanında başka bir kumru ile tekrar geldi.
Bu sefer sanki bir ev (saray) sahibi edasıyla onu gezdirdi. Yeni geleni elinden, (kanadından) tutar gibi aldı ve avizenin içine oturttu. Bir süre koklaştılar. Sonra uçup gittiler.
Ertesi gün ikisi birlikte ağızlarında dal parçacıkları ile geri geldi ve avizenin içine bir yuva kurmaya başladılar. Yuva bir kaç gün içinde kuruldu.
Ben olup biteni hiç ses çıkarmadan izliyordum. Dişi kuş yumurtlama hazırlığı yapıyordu.
Galiba onlar da beni izliyordu ki, hiç tedirgin olmuş gibi görünmüyorlardı. Buna karşılık dışarıdan odaya başka birisi girince, hemen ürküp pencereden kaçıyorlardı. Baktım olmayacak, makam odamı onlara bırakıp hemen karşıda bulunan küçük bir odaya geçtim. Bir gün televizyon çekimi için Topkapı Sarayı'na gelen gazeteci dostum rahmetli Savaş Ay, “Hocam niye bu küçücük odada oturuyorsun” diye sordu.
“Ben hâlden anlarım, bir kumru arkadaşım sevgilisine, “Ben seni saraylarda yaşatacağım” diye söz vermiş, insan yuva kurana yardımcı olmaz mı” dedim.
“Hocam ne olur göster şu yuvayı bana” dedi ve kapıdan odadaki yuvanın fotoğrafını çekti.
Ertesi gün beni Ankara'dan arayan arayana... “Derhal makam odası açılsın, kumruların yuvası dağıtılsın, saray bakımsızlıktan perişan olmuş görüntüsü verilmesin” dediler.
Meğer Savaş Ay, haber yapmış bizim kumru hikâyesini...
Hemen aradım, “Üstad sen ne yaptın” dedim.
“Hocam bu kadar güzel malzeme (haber) buldum, yazılmaz mı Allah aşkına” dedi. “Gazetede sabah toplantısında anlattım, herkes ayağa kalktı ve seni alkışladı” diye ilave etti.
“Sadece gazete değil, Ankara da ayağa kalktı sayende” diye cevap verdim.
Şimdi ne yapacaktım? Çifte kumrulara kol kanat gerip onların saadetlerini korumaya mı çalışacaktım, yoksa odayı kullanıma açarak bir yuvanın dağıtılmasına mı neden olacaktım?
Bir şekilde, ya ben makamı ya da o kumrular makam odamdaki yuvalarını kaybedeceklerdi.
Akşama kadar Bakanlıktan beni aramayan kalmadı...
“En azından yumurtadan yavru kuşlar çıksın, uçup gidene kadar bekleyelim” diye düşündüm.
“Ben yuvayı almam, siz beni görevden alın isterseniz” dedim.
Ertesi gün yuvaya bakmaya gittim ki ne göreyim, yuva yerinde duruyordu ama kumrular yoktu.
Yuva yerinde durmasa, “birisi kuşları ürküttü, kovaladı” diyecektim. Halbuki yuva yerli yerinde duruyordu. Kumrular sanki durumu hissetmiş ve sessizce çekip gitmişlerdi. Bir daha da hiç gelmediler.”
Bir Niksar'da Belediye'nin yaptıklarını bir de bir çift kumrunun sırf yuvası yıkılmasın diye göze alınanı değerlendirin.
İnsana değer vermeyenin hayvana insafı hiç olmaz vesselam.