Ne büyük bir aileymiş!
Ne tutkuyla bağlı kardeşlikmiş!
Ne kutlu bir dava! İmiş!
Ve bu birlikte yürüyüşün üstüne yağan ne yağmurmuş ki daha da yakınlaştırmış yürüyenleri ! Ne bileyim dışarıdan öyle görünüyordu! Ya da dışarıya böyle gösteriliyordu!
Bu birlikteliklerin nelerin kaybedilip nelerin üstünde yükseldiğine yönelik bölük pörçük duyumlar alıyordu millet ama bir kişi sanki projeksiyon tuttu bu göz yaşartıcı kardeşlik hikayesinin üstüne:
Siz, seversiniz, sevmezsiniz onu bilemem ama Ahmet Sever!
Uzun yıllar 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün basın danışmanlığını yapmış olan zat.
Görev süresinde yaşadıklarını ve sonrası ile ilgili tarihi bilgilerini topladığı “Kapalı Kapılar Ardındaki Siyasi Sırlar – İçimde Kalmasın - Tanıklığımdır” adını verdiği 2. kitabı çıktı.
Neler yok ki kitapta?
Aslında gördüğümüz ve yaşadığımız bazı olayların bize anlatıldığı gibi olmadığını, bize yansıtılanın başka, perde arkasının başka olduğunu gösteren bir yığın hatıra ve tanıklık söz konusu.
Mesela; “Gül'ün Erdoğan'ın engelleme girişimlerine rağmen 2007 yılında son dakikada yaptığı basın toplantısı ile Cumhurbaşkanı olabildiğini açıklamış.”
“Geçen yıl yapılan referandumdan önce İngiliz gazeteci Daved Gardner'e 'Gül ve Davutoğlu'nu FETÖ'cülükle suçlar, hapse atarız' diyen AK Partilinin TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Mustafa Şentop olduğunu, bu sözün Erdoğan'ın onayı olmadan söylenemeyeceğini savunmuş.”
Yandaş medyada Abdullah Gül'ün cemaate yakın olduğuna ilişkin suçlamalara değinen Sever, Ahmet Şık ve Nedim Şener'in Ergenekon davasında tutuklanmasının ardından yaşananları anlatmış:
”Şık ve Şener tutuklandıktan sonra dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Başbakanı Erdoğan'la görüşmeye gittiğinde Özel Kalem'de İstanbul İstihbarat Daire Başkanı Ali Fuat Yılmazer'i (halen FETÖ'den tutuklu) gördü. Yılmazer, Ergin'e Şık ve Şener'in tutuklanma gerekçelerini gösteren bir sayfa verdi. Kâğıdı okuyan Ergin, Yılmazer'e “Bu suçlamalarla değil tutuklamak, kimlik bile soramazsınız. Sayın Başbakan'ı da bu dayanaksız suçlamalarla yanlış yönlendirmeyin” diye uyardı. Ergin, Erdoğan'ın yanına girdiğinde tutuklamalardan duyduğu endişeyi paylaştı, 2 gazetecinin tutuklanmasını gerektirecek delil olmadığını, bunun Ergenekon ve Balyoz davalarının meşruiyetine gölge düşüreceğini söyledi. Erdoğan'ın tepkisi kısa ve sertti: “Ne yani? Yargıya müdahale etmek mi istiyorsun? Yargının işine karışma.”
Sever, kitaba, bu bilgileri teyit etmek için aradığı Sadullah Ergin'in bilgi vermediğini ancak başka kaynakların doğruladığı notunu düşmüş !
Ergin'in, Cemaat'in yargıda güçlenmesinden tedirgin olduğunu, şimdi firari FETÖ'cü olan Zekeriya Öz'ün başına buyruk, keyfi tavırlarından rahatsız olduğunu belirten Sever, Ergin'in 13 ay boyunca, Öz'ün randevu taleplerini geri çevirdiğini ve bu yüzden cemaat Ergin'in bakan olmaması için yoğun kulis yürüttüğünü yazmış.
15 Temmuz'dan sonra Ergin'e FETÖ'cü etiketi yapıştırılmaya çalışıldığını belirten Sever “Oysa, yargıdaki tüm operasyonlar, Erdoğan'ın Cemaatçi istihbaratçı ve savcılarla yakın iletişimi, bilgisi ve onayı ile yürütülüyordu. Zekeriya Öz de doğrudan Erdoğan'a bağlı çalışıyordu” diye yazmış.
Cumhurbaşkanı Gül'ün Şık ve Şener'in tutuklanmaları ile ilgili kaygı duyduğunu belirten açıklamasının ardından Savcı Öz'ün Gül'ü doğrudan hedef alarak “Hiçbir makam ve merci bize talimat veremez” diye karşı açıklama yaptığını hatırlatmış ve bu olayın Gül'ün Cemaat'e karşı koyduğu ilk açık tavır ve yaşanan ilk gerilim olduğunu yazmış !
Bu ilk kitabı değil Ahmet Sever'in.
İlk kitabı, “Abdullah Gül ile 12 Yıl” idi.
Ahmet Sever, yazdığı ilk kitaptan sonra dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin'in aradığını ve 11 Ağustos 2014'de, AKP olağanüstü kongresinin Cumhurbaşkanı Gül'ün görev süresinin bitiminden bir gün önce gerçekleştirilerek AKP Genel Başkanlığına aday olmasının önlenmesine ilişkin kararın alındığı Merkez Karar ve Yönetim Kurulu (MKYK) toplantısında neler konuşulduğuna açıklık getirdiğini belirtmiş.
Kitapta, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın söylemiyle “bir aile” olan AKP'nin, bir süredir nasıl, ne kadar çözüldüğünü gösteren olaylar ve kendi içlerindeki kavgalara kadar birçok önemli ayrıntı yer alıyor.27 Ağustos'ta yapılması için oylamaya geçilmesini isteyince yaşananları şöyle anlatmış: “Ben hemen elimi kaldırarak söz istedim. 2012 yılında, Sayın Abdullah Gül'ün bir daha seçilemeyeceğine dair karar alarak bir mahcubiyet yaşadığımızı, bu mahcubiyeti daha üzerimizden atamadan ikinci bir mahcubiyet yaşamamamız gerektiğini dile getirdim. Kongrenin iki üç gün geciktirilmesinin, yani Sayın Gül'ün görev süresinin bitiminden sonra yapılmasının partimize hiçbir zarar vermeyeceğini, 27 Ağustos'ta gerçekleşmesi halinde, Sayın Gül'ün önünü kesmek için özellikle öne alındığı gibi bir algının doğacağına işaret ettim. Benden sonra, Hüseyin Çelik ve Abdülkadir Aksu da söz alarak, Cumhurbaşkanı Gül'ün MKYK sürerken yaptığı, 'Partime döneceğim' açıklamasını gündeme getirdiler ve bu koşullarda kongrenin Gül'ün görev süresi dolmadan bir gün önceye alınmasının, parti tabanına izahının da zor olacağını ifade ettiler.”
Bu itirazlara rağmen yapılan oylamada oybirliği ile Erdoğan'ın istediği karar çıkmış ama ama Erdoğan, salonu terk ederken yanındakilere, Ergin, Çelik ve Aksu hakkında, öfkeli bir tonda 'Üç kendini bilmez' ifadesini kullanmış!
Sadullah Ergin ayrıca 2012 yılında Cumhurbaşkanı Gül'ün ikinci kez aday olmasının engellenmesine ilişkin kanun değişikliğinin de Erdoğan'ın isteğiyle yapıldığını söylemiş!.”
Tabii mesele “ aile “ içerisinde olduğundan bizim karışmamız doğru olmaz. Bizimkisine ancak tanık ifadelerini okuma da diyebiliriz!
Ama bunlar maalesef dizi senaryosu değil! Kitapta anlatılanlara bakılırsa neler yaşamışız ama anlamamışız! Kitap okunduğunda taşlar yerine oturacaktır. Yukardaki bilgiler yazarın kitapla ilgili olarak bir gazeteciye yaptığı açıklamalardan alınmıştır.