İşin magazin boyutunu okumuş veya duymuşsunuzdur. O sebeple olayın ayrıntısına girmeden kısa bir hatırlatmada bulunacağım.
İki yıl önce evliyken başkasıyla birlikte olan ve eşinden boşanan biri. Mahkeme çocuğun velayetini annesine vermiş.
Sen yoluna ben yoluma deyip ayrılmış biri.
Ve bu boşanmayla da imajı bozulan biri. Mustafa Ceceli!
Ayrıldığı karısının yatak odasına gizli kamera taktırmış!
Çocuğunun velayetini geri almak için olduğunu iddia ediyor.
Tamam da niye yatak odası?
Sen şimdi başkasıyla birliktesin değil mi?
Bütün bu Fetövari kamera kaset işleri; çocuğunun annesinin mahrem görüntülerini medyaya servis ederek, onu sırtlanların önüne atarak, mahkemeyi ikna edip, çocuğunun velayetini geri almak için öyle mi?
Oysa 4 Ağustos 2015'te verdiği röportajda:
"Hacdan dönünce benim hayata bakışım da değişti" demiş.
Doğru ! Aranjmanlarda artık “Hacı Mustafa Ceceli “ yazıyordu!
Ve devamında şöyle diyordu Hacı Ceceli!: “Malınız, mülkünüz, aileniz sizin için bir imtihan vesilesi” şeklinde bir uyarı ile karşılaşıyorsanız demek ki bunlar size çok derin bir şehvet verebilir. Bunlar aracılığıyla kendinizi çok özel, seçilmiş hissedebilirsiniz.
Arada bir sosyal medya üzerinden Kuran okurken veya benzer durumlardaki fotoğrafları paylaştığımda bana 'Sen dinini niye gizli yaşamıyorsun' diye sorular da geliyor. Ben bunun yanlış olmadığını düşünüyorum”.
Din ve dindarlık hakkında da söyleyecekleri vardır elbet.
“Din konusu ucu çok açık olmakla beraber tam olarak anlaşılamadığı kanaatindeyim. İslam bugün tüm dünyada ayaklar altına alınmaya çalışılıyor. Tabi bu da İslam'ı anlayamamış Müslümanlar yüzünden oluyor.”
Daha önce de yazmıştım.
Diyanet İşleri eski Başkanı Sayın Ali Bardakoğlu'nun “ilim ve ahlak zemininde İslam'ı anlamak” konulu konferanslarını. O konferanslarda, toplum sathında “ahlakın buharlaşması” ile ilgili gerçekten önemli tespitler ve değerlendirmeler yapıyordu.
Hatta gazeteci Elif Çakır , “Dindarlık ahlaklı olmayı gerektirir mi?” sorusunu sormuş ve “dindarlık ile ahlaklı olmak arasındaki ilişki”nin kopmuş olduğu tespitinde bulunmuştu.
Bu konuya benzer konularda yazılar yazan Levent Gültekin de, iktidara geldikten sonra dindar kesimdeki ahlaki yozlaşmaya dikkat çekiyordu.
“Kitap, 1960'lı yıllarda Mısır'da “İhvan-ı Müslümin” hareketini etkisizleştirmek isteyen ABD'nin stratejilerini, bir CIA ajanının hatıraları olarak aktarıyordu:
ABD, stratejisini belirlemeden önce ulusal çapta sosyolojik bir araştırma yaptırır. Araştırma sonucunda, Mısır halkının “kadınlarla ilişki konusunda çok katı ve sert tavır koyarken, rüşveti umursamadığı ve rüşvet alanları dışlamadığı” görülür.
ABD, itibarsızlaştırmak istediği insanlar için “kadınlarla ilişki yakıştırması” yaparak desteklediği iktidarın önünü açar. Burada bana vahim gelen husus, “Müslüman halkın, iki yasaklanmış ilişkiye farklı tutum” takınmış olmasıydı. Bu sorunu anlamamıza yardım edecek bir araştırmayı TEPAV yapmış. “Radikalleşme ve Dini Kimlikler” başlığını taşıyan araştırmada, oldukça ilginç ve sorgulamamızı gerektiren sonuçlar var:
- Bu ülkede yaşayanların önemli bir kısmı kendini dindar (% 75) görüyor. Dini kendi hayatında önemli görenlerin oranı ise daha yüksek (% 85). Bu soruya en düşük cevabı veren CHP'lilerin oranı bile % 62.9.
- İnsanların önemli kısmı dini vecibelerini yerine getirme konusunda ısrarlı. Yaklaşık % 60'ı başını örtüyor (kadın), yaklaşık % 70'i oruç tutuyor, yaklaşık % 42'si beş vakit namaz kılıyor. Dini geleneklere uyma konusunda ise daha fazla özen var. Bu konuda en düşük oran yine CHP'li olduğunu söyleyenlerde (% 71.5). Ancak bu iddialı duruşun perde arkası hayal kırıklığı yaratacak nitelikte.
- Cevap verenlerin % 10'u ameli mezhebini, % 58'i itikadi mezhebi bilmiyor. Muhafazakârların dahi çoğunluğu itikatta ve amelde hangi mezhepten olduğunu bilmiyor. Kendini Hanefi veya Şafi olarak tarif edenlerin de çoğunluğu itikatta hangi mezhepten olduklarının farkında değil.
- Daha önemlisi, ister ameli ister itikadi, mensubiyet hissettiği mezhebin düşünce ve ilkelerini bilen yok gibi. Anlıyoruz ki, giderek dünyevileşen insanlar şekilci ve görsel bir dindarlıkla yetiniyor. Ayrıca, dindarlık iddiasına rağmen, dini hakkında yeterli bilgiye sahip değil. Ama içselleştirmeden, dini ve ahlakı rastgele konuşuyor ve kolayca referans gösteriyor.
- Araştırmaya cevap verenler dine dayalı (ideolojik) bir devlet de istemiyor (% 78), demokratik (% 84) ve laik (% 72) bir ülkede yaşamaktan memnunlar. Bu ülkede yaşayan herkes özgürlük olsun, eşitlik ve hakkaniyet olsun, demokrasi olsun, insan haklarına saygı olsun istiyor. Hiç kimsenin inancına, giyimine, kuşamına karışılmadığı bir ülke hayal ediyor.
- Diğer yandan, dindar olmayan birinin de ahlâklı olabileceğini (% 70) söylüyorlar. Hukuka saygı, adil ve dürüst olmak, haksızlığı önlemek, doğruyu söylemek, rüşvet ve yolsuzluğa karşı çıkmak, iftira etmemek vb. ahlaki ilkelerin insanlığın ortak değeri olduğu çok açık. Bunların dindarlıkla veya ideolojiyle doğrudan bağı yok. Ancak dindar bir insan, özellikle Allah'a, Resul'üne ve kendine saygısı olan bir Müslüman ile ahlak arasında doğrusal bir ilişki beklenir ve olmalıdır da. Çünkü iyi bir Müslüman “helalin hesabı, haramın azabı” olduğuna inanır. Onun için ahlak ikincil bir değer olamaz. Çünkü dindar olmak, özellikle İslam'a ait olmak insana ek sorumluluklar yükler.
Eğer insanların, Müslüman'ın ahlakına olan güveni yıkılırsa, bu sorumluluğun altından kalkılamaz.
Eğer bir Müslüman dini yaşantısı ile siyasal, sosyal, ekonomik vs. hayatında farklılık sergiliyorsa, buna ne ad vereceğiz?
Alırken ayrı satarken ayrı, iktidardayken ayrı muhalefetteyken ayrı, kendi hakları için ayrı başkalarının hakkı için ayrı tutum takınılabilir mi? Ahlakın dindarlıktan ayrılması, kişisel çıkarların galip gelmesi ve hırsın aklın önüne geçmesi halidir. Unutulmamalı, İslam sadece “itikat” ve “ibadet”ten ibaret değil. “muamelat”(*), “ukûbât”(*) ve “ahlak” ile bir bütündür.-Gazete 2023)”
Ahmet Hakan'ın, Ceceli için söylediği şu cümlesini tüm toplum için genelleyebiliriz sanırım.
“Keşke dindar imajı çizmek için çabalamak yerine azıcık insan olmak için çabalasaydın.”
(*) İslam hukuku,muamelat ve ukubât diye ikiye ayrılır.Muamelat, borç-alacak,evlenme-boşanma,miras vs.gibi ilişkileri düzenler.Ukubât ise ceza kısmıdır.cezalar had, tazir vs. olarak sıralanmıştır.
Had, miktarı ve nev'i değiştirilemiyen ceza türüdür. Diyelim bir suçun cezası 50 değnek ise daha azı veya daha çoğu vurulamaz. Osmanlı İmparatorluğu'nda zaman zaman bu cezanın uygulanmasında bazı ihmaller olmuştur. Özellikle devletin ve Kadı'nın gelire ihtiyacı olduğunda had gerektiren fiile tazir uygulanmıştır.Çünkü tazir dönüştürülebilir cezadır.
(Türk Hukuk Tarihi-Prof.Dr.Coşkun Üçok)