Cübbe de deniliyor!
Genelin kullandığı bir giyecek olmamış.
Bizde mesela, belli kurumların kıyafeti.
Hangi kurumlar?
Üniversitelerde akademisyenler, adliyede hakim (yargıç), savcı ve avukatlar, Diyanet mensupları, yani başkan, müftü ve imam hatipler.
Cüppelerin, iliği, düğmesi ve cebi yoktur.
Toplumdan yeterince saygı ve hürmet görürler mi?
Kendilerini bozmadıkları ve cüppelerine cep yaptırıp, düğme dikmedikleri müddetçe evet.
Mesela bir yargı mensubunun cüppesine düğme diktirmesi, gerçekten ilik açtırıp düğme diktirmesi demek değildir!
Daha önce aldığı emsal kararları unutup etki altında kalarak, haktan, hukuktan uzak adaletsiz kararlar almaya başlamaları; cüppelerine cep diktirip etkisi altında kaldıkları gücün önünde önlerini iliklemeleri ve eğilmeleri anlamına gelir.
Üniversiteler ve akademisyenler, ilmiyye sınıfı olup, tarafsız ve objektif olması gerekirken sıfatlarını ideolojik veya başka sebeplerle kötüye kullanırlarsa, gücün önünde eğilirlerse, cüppelerine düğme diktirmiş demektir.
Diyanet, müftüler, imamlar, din görevlileri olmaları dolayısıyla Kur'ân'ın ve Peygamberimizin (asm) emirlerini eğip bükmeden olduğu gibi anlatmazlar, belli bir görüşün lehine millete ayar vermeye kalkarlarsa, haklının değil güçlünün sesi olmaya başlarlarsa cüppelerine düğme diktirmiş demektir.
Bu cüppeli kurumlar içten içe bozulursa, toplumda, adalete, ilme ve din görevlilerine olan güven kaybolur.
Ve günümüzde maalesef bu durum yaşanmaktadır.
Günümüzün meselelerine, TRT'nin dizisinde olduğu gibi Abdulhamit'e rüya gördürerek çözüm üretemeyiz!
Eğer tarihten bir ibret alınacaksa…
İşte konuyla alakalı bir örnek:
“Fatih Sultan Mehmed Han, İstanbul'da Ayasofya'dan daha büyük bir cami yaptırmak istemektedir. Bu işe zamanın ünlü bir Rum mimarı talip olur. Mısır'dan çok büyük zahmetlerle dev sütunlar getirtilir. İnşaat sırasında Rum mimar iddiaya göre bu kadar yüksek sütunların deprem sırasında kubbeyi taşıyamayacağını düşünerek caminin sütunlarını kestirir. Sütunlar kesilince cami Ayasofya'dan ufak kalır. Fatih Sultan Mehmed Han bu hadisenin haberini alınca çok hiddetlenir ve mimarın kolunun hemen oracıkta mahkeme edilmeden kesilmesi emrini verir. Emri elbette ki hemen uygulanır.
Sütunları kestirme sebebinin halis olduğunu ve haksızlığa uğradığını düşünen Rum mimar, Padişah'ı İstanbul kadısı Hızır Bey'e şikâyet eder. Hızır Bey mimarın gerekçelerini haklı bularak dâvâ görülmesine karar verir.
Mahkeme; Üsküdar Ahmediye'de bulunan bugün Üsküdar Adalet Tarihi Müzesi haline getirilen binada gerçekleşmiştir. Dâvâya Rum mimar müşteki, Fatih Sultan Mehmed Han ise zanlı sıfatıyla katılır. İstanbul Kadısı olarak dâvâya Hızır Bey bakmaktadır.
Hızır Bey iki tarafı da dinledikten sonra kararını verir:
“Kısas!”
Fatih Sultan Mehmed Han müştekiyi diyete ikna edemezse onun da kolu kesilecektir. Duydukları karşısında şok olan Rum mimar, Fatih'in ayaklarına kapanmış, dâvâdan vazgeçtiğini söylemiştir. Ölünceye kadar maişetini temin etmek karşılığında anlaşmalarıyla dâvâ sona ermiştir. Kimi kaynaklar Rum mimarın İslâm'ın bu, makam-mevki gözetmeyen adâletinden etkilenip Müslüman olduğunu da yazmaktadır.
Fatih Sultan Mehmed Han, mahkeme sonrası kadı Hızır Bey'in yanına gelir ve mahkeme esnasında gösterdiği adâlete teşekkür edip;
“Eğer bana, bir suçlu gibi değil de, bir padişah gibi muamele etseydin, seni şu kılıcımla parçalayacaktım” der.
Hızır Bey de kaftanın altındaki hançerini göstererek:
“Eğer padişahlığına güvenip, dînin emri olan hükmüme karşı gelseydin, seni bu hançerle öldürecektim” diyerek mukabelede bulunur. “
Bilmem anlatabildim mi?