“İnanç başka, ideoloji başka. İnanç, ideolojiye dönüştüğünde inancı da çürütüyor! Çünkü inanç, kalpte başlayan kişisel bir mesele. Yani neye, nasıl inanacağımız bizim kişiliğimizle, ahlâk anlayışımızla, karakterimizle, neyi nasıl anladığımızla çok ilgili. Aynı ayeti okuduğumuzda, hepimiz farklı bir yorum çıkarırız. Onun için tek bir İslam var ama milyonlarca Müslümanlık anlayışı var!
Çünkü herkes, kendi kültürüne, kişiliğine, karakterine göre bir yaklaşım benimsiyor. Okuduğundan ona göre bir yorum çıkarıyor. Bir kişinin yorumunu, anlayışını bir fikir olarak kabul edip onu bütün topluma dayatmak demek, bir kişinin kendi gömleğini bütün topluma giydirmeye çalışması gibi anlamsız bir şey!”
(Levent Gültekin-Hürriyet Gazetesi'ndeki röportajından-16.05.2017)
Yapılanların, ya da yanlış yapılanların, başarısızlıkların arkasında doğrusunun bilinmemesi değil, düşüncenin gayr-i milli olması yatmaktadır. Yani mantığında temel bir yanlış var olduğu söylenebilir!
“Bugün milliyetçilik, yüksek volümlü parazitin saldırısı altında. Bir tarafta 'Türk' diyemeyenler... Türk Milleti'nden başka her tür millete, 'milletimiz'e, 'asil millet'e, 'necip millet'e, 'bu millet'e ve 'İbrahimi Millet'e aşklarını ilan edenler, diğer tarafta birincilerine ses çıkarmayıp tam tersine onlar vasıtasıyla iktidar nimetlerine ortak olmaya soyunan 'Milliyetçi'ler. Halbuki biz millet dediğimiz zaman kastimiz millettir. Millet deyip aslında ümmeti veya millet deyip aslında dini kastetmek muhakkak ki fikir ahlâkına uymaz."
“Siyasi ümmetçilerin teorisine göre Türkiye yirmi küsur veya elli küsur ırktan müteşekkildir ve Türk, bu ırklardan biri ve pek makbul olmayanıdır.
Evet bu felsefe, bu ontoloji, düpedüz ırkçılıktır ve 'millet' kavramını bir türlü anlayamamış, sindirememiş olan bu insanlar, milleti ırkla hatta kavimle aynı şey zanneder. Bunlara göre bütün dertler Türklerin, diğer ırklara zorla kendi dillerini ve kimliklerini dayatmalarından, fakat bundan da önemlisi, İslâmiyet'i baskı altına almalarından kaynaklanmaktaydı, Kendileri iktidara gelince bütün ırk çatışmaları son bulacaktı. Zaten 'bizi birbirimize bağlayan asıl kuvvet Müslümanlık'tı. İktidar artık Türklere de Kürtlere de ve daha bilmem kimlere de eşit mesafedeydi.
Böylece Müslümanlık bayrağı altında Türkiye'de sorun kalmayacaktı.
Netice? Neticede, Güneydoğumuzu Stalinist, yani ateist, yani din düşmanı, yani anti Müslüman bir örgüte teslim ettiler. Örgüt, bayrağını sallaya sallaya dolaşıyor, kimlik kontrolü yapıyor, yol kesiyordu... 'Ümmet' nerede? Nerede? 'Bizi birbirimize bağlayan asıl kuvvet' neredeydi. Mehmetçiğin kanı bahasına, kendi şehirlerimizi tahrip bahasına bu masum aldanmayı def edebildik,
Netice? Neticede silahlı kuvvetlerden adalet mekanizmasına, üniversitelerden emniyet güçlerine kadar hemen her kuruma şimdi FETÖ denilen fakat o zamanlar 'alnı secde görmüş müminler'in yerleşmesi mümkün hale geldi ve kurumların yıkımı bahasına bunları ve bunların bir darbe teşebbüsünü defedebildik."
“Aslında ideolojiler bunun da ötesindedir. İdraki engellerler; orası muhakkak. Fakat ideoloji gömleğini giymiş adam, gözünün önünde cereyan eden gerçeği görmemekle kalmaz. Dış dünyadaki realitenin üzerine kendi kafasının içindeki sahte gerçeği yansıtan bir projeksiyon cihazı vardır. O, dünyaya bakıp algılamaz; dünyaya kafasının içindekileri yansıtır ve size o zahiri görüntüyü anlatır. Artık her olan biten o özel projeksiyonu teyid eder.
İdeolojik şizofrenin düşmanları da çoktur. Hiçbir şey kendiliğinden gelişmez, sosyoloji, siyaset bilimi, ekonomi geçersizdir. Bütün olup biten, bu düşmanların komplosu, senaryosu oyunudur."
“İdeolojiyle parti kurabilirsiniz, ihtilal yapabilirsiniz ama devlet idare etmeye kalkarsanız, gerçek size kendini öğretir. Gerçek size vurmaz. Siz kafanızı gerçeğe vura vura öğrenirsiniz..."( İskender Öksüz- "Bilim, Din ve Türkçülük").
“Her dinin formları, dinin, farklı milletlerden aldığı yaşanma biçimleri arasındaki farklılıkları gösterir. Tarih bu farklılıkları biçim farkı olmaktan çıkarttı, mahiyet farkı haline getirdi; bundan dolayı da ümmetçilik dediğimiz, bütün inanan insanları bir çatı altında toplamak imkânsızlığını ortaya koydu. Bunu görmemiz gerekiyor. Başkalarına benzemek ya da başkalarını kendimize benzetmek maksadıyla hareket edildiğinde, zorunlu olarak çatışma noktalarıyla karşılaşıyoruz. Kendi Müslümanca yaşama biçimimizi, ümmetçi bir anlayış çerçevesinde ele aldığımızda bazı bakımlardan öz kültürümüzü dışlıyor ve hatta din dışı ilan edebiliyoruz.
Makul zeminde tartışmaya razı olmayan, başka doğruların olabileceğini peşinen reddeden; indirgemeci, tekçi, mezhepçi her anlayış, devletlere zarar verdi, vermeye devam ediyor. Sonuç tam bir felaket: Din; ayrışmanın, kavganın, öldürmenin kaynağı haline dönüştürüldü.
Burada şu soruyu sormak durumundayız: Hani ümmet yanlışta birleşmezdi?
Son yüzyılda ölen Müslümanların yüzde doksanını Müslüman öldürmüş!
Öldüren Müslüman, ölen Müslüman; hepsi de ölüsüne şehidim diyor!
Sınırlarımızda olup bitenler, gelen şehitlerimizin haberleri, bu acı gerçeği bir kez daha gözler önüne serdi. Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşunda da sonrasında da ümmetçi anlayış zemininde olmamıştır. Kaldı ki 20. yy'ın başlarında, mezhepçilik ve ümmetçilik, imparatorlukları ayakta tutamamıştır.
Bugün Türkiye'nin mücadele ettiği terör örgütlerinin hepsi kendisini Müslüman addediyor. Anlaşamadığımız Esad, ona destek veren İran da Müslüman. Ezcümle bu şartlar altında ümmetçilik romantizmden öte bir kavram değildir.
İçerdeki kutuplaşmalara baktığımızda ise, özellikle sosyal medyada dönen dilin ne denli sekter ve ne denli bölücü olduğu ortada…
Önüne geleni tekfir eden bu zihniyetin uzantıları katlanarak büyüyor. Bu bizim Müslümanlığımız değildir. Olamaz da… Yüzümüzü Anadolu irfanının hoşgörüsüne çevirmeliyiz”.(Ayşe Sucu-26 Aralık 2016-Sözcü Gazetesi)
Herkesin; ideolojiye dönüştürdüğü siyasal inancıyla, kendini korunaklı gördüğü dünyasına hapsettiği bir ortamda; tarafsız bir hakikatten bahsetmek hayal olur.
Her cümlesine neredeyse besmele çeker gibi kutsallarımızı, kavramlarımızı kullanarak başlayanların, safları sıklaştırmaktan anladığı, vicdanlarını o saflar arasına hapsetmek herhalde !