Önce şu tespitleri yazalım ki şu an uygulanmakta olan sistemi besleyen kültür kaynakları ortaya çıksın.
İslam dünyasında, iktidarı kendi arzu ve rızası ile bırakma yönünde bir kültür oluşmamıştır.
Dinin esas hedefi insan olduğu için bir devlet şablonu sunmamıştır. Ama,tarihte devlet kurma ve devlet tecrübesi bakımından Türk Kültürü'nün varlığı inkar edilemez.
Hilafet dini bir kurum değil siyasal ve kültürel bir kavramdır.
Yönetimin dinileştirilmesi, yönetenlere karşılarında olanları din karşıtı bir konuma sokmaları fırsatını vermiş, her türlü eleştiri din düşmanlığı ile yaftalanarak şiddetli tepki ile karşılanmıştır.
Emevi yönetimlerde mescitler, Allah'ın evi olmaktan çıkarılarak halife ve onun siyasetinin karargahı haline gelmiştir !
Emevi yöneticilik anlayışında, kendilerini denetleyen hiç bir toplumsal yahut hukuki mekanizmayı kabul etmeme kültürü ve anlayışı vardır.
Bugün yaşanan iktidar-muhalefet ilişkilerini bir de bu açıdan değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum.
Tabii camilerimizin fonksiyonunu da !
Konuyu, Habererk'teki köşesinde İrfan Sönmez “Emevi Siyasal Kültürünün Kalıntıları” başlığıyla yazmış. Onun yazdıkları bugün yaşadığımız ve adına demokrasi dediğimiz kavramı anlamada bize yardımcı olacaktır.
“Yönetimlerin nasıl geleceğine dair dört halife dönemine yapılan atıflar bulunmasına rağmen nasıl gideceğine dair prensipler vazedilmemiştir.
Bu bağlamda hilafetin de dini bir durum değil, kültürel bir durum olduğunu söyleyebiliriz. Hilafeti dinle özdeşleştirenler, konumlarını korumak için dini bir kalkan olarak kullanmışlardır.
Dört halife döneminden sonra pozisyonlarını korumak isteyen yöneticiler (halifeler) dinle yönetimi özdeşleştirmekte beis görmemişlerdir. Hz.Osman döneminden başlayarak Emeviler döneminde zirveye ulaşan bu anlayış, hem bir muhalefet geleneğinin oluşmasını engellemiş hem de siyasi-fikri çoğulculuğun önüne geçmiştir. Bugün İslam dünyasının demokrasiye geçmesinde zorlanmasının temel nedenlerinden biri budur: Emevi yönetim geleneğinin semavi bir din gibi İslam toplumlarının kılcallarına kadar nüfuz etmesi, onu farklılıklara kapatması ve başarısız, zorba yönetimler karşısında elini kolunu bağlaması...
İslam tarihine bir parça vakıf olanlar Peygamber efendimizin büyük sahabisi Hz.Ebuzer'in başına gelenlere vakıftırlar. Ebu Zer, zenginleşmenin getirdiği bozulmaya, israfa, kural dışılığa karşı en üst perdeden rahatsızlığını, muhalefetini dile getirmiş, karşılığını eza ve cefa çekerek görmüştür. Önce Beytülmal'den maaşı kesilmiş, ardından Rebeze çölüne sürülür. Çölde içecek bir avuç su, yiyecek bir parça ot bile yoktur. Önce açlıktan 3-5 koyunu ölür, ardından oğlu yatağa düşer. Hz.Ebuzer oğlunun ölümünün manevi sorumlusu olmamak için Medine'ye giderek Halife Hz.Osman'dan hakkı olan maaşının verilmesini ister, maaşı verilmez, aç, yorgun ve üzüntülü bir şekilde çölüne döner. Önce oğlu sonra da kendisi açlık ve sefalet içinde vefat eder.
Ebu Zer'in yaptığı muhalefet Kuran'a ve peygamber sünnetine yaslanarak yapılan bir muhalefettir. Özellikle Halife'nin çevresine çöreklenen Ümeyyeoğullarının yönlendirmesi ile günahkar bir isyancı gibi çöle, ölüme gönderilir. Hz.Ebuzer'in sürgün edilmesinden rahatsız olan ve bunu eleştiren büyük sahabilerden Abdullah Bin Mesut'ta benzer bir akibete uğrar. Halife'nin huzuruna çağrılarak dövülür, evine hapsedilerek ölene kadar kendisine yiyecek bir şey verilmez. Bu anlayış zamanla Emeviler'den çıkarak bulaşıcı bir hastalık gibi yayılarak bütün İslam dünyasını etkiler, iktidar hiç bir muhalefet kabul etmeyen bir aygıt haline gelir, keyfilik kurumlaşır. Yönetimler kendilerini dinle özdeşleştirmelerine rağmen iktidarları ile din arasında tercih yapmak zorunda kaldıkları zaman tereddütsüz iktidarlarını tercih ederler. Yezid iktidarını korumak uğruna mancınık ateşi ile Kabe'nin duvarlarını vurmaktan imtina etmemiştir. Bir başkası Abdullah Bin Zübeyir'in halifeliğini ilan ettiği dönemde etki altında kalmasınlar diye hacca gitmeyi yasaklamıştır. Abbasiler Şam'ı aldıkları zaman 70 gün Emevi camisini at ahırı olarak kullanmışlar, kinleri ile İslam arasındaki tercihi kin ve düşmanlıklarından yana kullanmışlardır.
Günümüzde her türlü muhalefet hareketinin hainlik ve dinsizlik ile suçlanmasının arkasında Emevilerin tüm İslam dünyasına bir mikrop gibi yayılan kültürlerinin kalıntısı yatmaktadır. Tek tipçilik çoğulcu bir siyasal yapının, dolayısıyla demokrasinin kurulmasını engellemiştir. Saddam'ın, Esat'ın Kaddafi'nin yaptıkları içinde doğdukları kültürün bir sonucudur. Türkiye'de eksikleri de olsa ayıplı bir demokrasinin bulunması bu kültüre karşı Türk kültürünün direnmesi ve teslim olmamasıyla ilgilidir. İçinde bulunduğumuz durumu biraz da iki kültürün mücadelesi olarak değerlendirerek gidişata bu perspektiften bakmakta yarar olduğunu düşünüyorum.”
Sanki şu bahse konu Emevi kültürünü tanıyormuşuz gibi gelmiyor mu size de?