İbrahim Tatlıses, AKP Genel Başkanı Erdoğan'ın İzmir mitinginde sahne almış!
Elbette boşuna değil!
O partiden milletvekili adayı olma düşüncesi var aklında!
Sahnede acıklı bir hikaye anlatmış ki sormayın!
Dinleyenlerin yüreği burkulmuş ve 90'lı yıllara dönmüştür herhalde!
Tek karar vericiyle ilgili bir anısını anlatmış:
“Ben bu insanın neyine tavım biliyor musunuz? İdo doğmuştu, iki aylıktı. Belediye başkanıydı İstanbul'da. Dedim ki “Sayın başkanım, bizim evimizde, yani orada bir koca villamız var ama üşüyoruz. Doğalgaz bağlanmış ama bizde yok.” Dedim ki “İdo iki aylık, üşüyor.” 10 dakika sonra aradı dedi ki “Yokmuş ama ben kendi şeyimden vereceğim.” Ve iki ay sonra doğalgazımız bağlandı ve İdo üşümekten kurtuldu.”
Çocuk 2 aylık daha!
1992 doğumlu bu İdo !
Erdoğan ise 1994'te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı oldu!
Tarihler uyuşmuyor ama olsun!
Yalnız anlattığı şey Sayın Erdoğan'ın pek hoşuna gittiğini zannetmiyorum!
Bir kere mağduriyette şatafat var!
Villada üşümek nasıl bir mağduriyet ki acaba?
Mağduriyet nedir? Üşüme nedir?
2012 yılı Mart ayında şöyle bir haber düşmüştü ajanslara :
“Adana'da eşi bir yıla aşkın süre işsiz kalan ve ev kirasını 8 aydır ödeyemeyen 26 yaşındaki Emine Akçay, çocuklarının üşüdüğünü görünce cebindeki son parayla odun almaya gitti. O kadar az parası vardı ki oduncu 'Bacım bu paraya odun mu olur' dedi. Ama anne Emine Akçay ısrar etti, bir çuval odunu alıp eve geldi. Odunlar ıslandığı için yanmadı. Lastik parçalarını tutuşturmaya çalıştı; olmadı. Emine Akçay, çocuklarının ısınması için çalıştırdığı saç kurutma makinesini küçük oğluna verdi. Daha sonra diğer odaya gidip, tavandaki salıncak demirine ip bağlayarak, kendini astı.”
Üşüme nedir anladın mı Tatlıses?
Mağduriyet nedir okudun mu?
Onur nedir bildin mi?
Dalkavukluğun ve yalakalığın da bir ölçüsü olmalı!
Dalkavukluk üzerine bir fıkra vardır:Belki bilirsiniz ama yeri gelmişken yazayım:
“Padişahın biri, patlıcanı çok severmiş. Ne zaman;
'Şu patlıcan musakkaya bir türlü doyamıyorum' dese, dalkavuğu da;
'Aman padişahım, siz söyleyince ağzımın suyu akıyor. Akşam olsa da yesek' dermiş. Padişah imambayıldıdan söz edecek olsa;
'Padişahım, şu imambayıldıyı icat edenin mekanı cennet olsun, nefis bir yemek. İnsan yemeye doyamıyor' dermiş.
Padişah; karnıyarıktan, patlıcan dolmasından, kızartmasından, kebabından, patlıcan salatasından, turşusundan ve reçelinden söz ettikçe, dalkavuk da göklere çıkarırmış...
Gel zaman git zaman, padişah patlıcandan nefret etmiş. Sofraya değil yemeği, salatası, turşusu, tatlısı, patlıcanın (P) harfinin gelmesini bile yasaklamış.
'Şu patlıcan musakkanın neresini beğenirler de yerler, bir türlü anlamıyorum' dediğinde, dalkavuk da padişahın sözünü tamamlamış;
'Aman padişahım, bu musakkanın yenilmesini yasaklamak lazım...'
Padişah, bir başka gün;
'Bu insanlara hayret ediyorum. O kadar güzel salata çeşidi varken akşam yemeğinde tutup patlıcan salatası yiyorlar... Anlamak mümkün değil!' dediğinde, dalkavuk sözünü kesercesine atılarak eklemiş:
'Padişahım, bu insanlarda damak zevki diye bir şey yok. En iyisi, patlıcanın yetiştirilmesini yasaklamalı... Adını bile duymaktan nefret ediyorum...'
Bu konuşmaları duyan biri dayanamamış ve padişahın olmadığı ortamda, dalkavuğa sormuş;
“- Yahu! Sen bir zamanlar patlıcanı metheder ve adeta göklere çıkartırdın. Şimdi ise patlıcanı ve yemeklerini kötülüyorsun. Nasıl olur da bu kadar değişebilirsin hayret!..'
Dalkavuk da hemen yanıtlamış;
'- Bana bak arkadaş... Bana bak... Ben patlıcanın değil, padişahın dalkavuğuyum. Anladın mı?...”
Ama biz Tatlıses gibilerin kimin dalkavuğu olduğunu bilenlerdeniz elhamdülillah.