Adı telaffuz edilmekten imtina edilen “Bu millet” 'in, yani Türk Milleti'nin “ülkücü” fertlere ihtiyacı vardır. Bunu siyasi anlamda söylemiyorum. Ülkücülüğü bir partiye mensubiyet gibi gören ve algılayanlar, ben söylersem alınabilirler. Sözümün bu manada olmadığını Vahit Türk'ün seçimlerden önce18 Haziran 2018'de Milli Devlet Dergisi'ndeki kaleme aldığı “Ülkücü Tavır” başlıklı yazısından yaptığım alıntıyla anlatmaya çalışayım. Yanlış anlaşılmaya sebep olmasın diye de seçim öncesi paylaşmadım.
“…..…..
Bu soruların en güzel cevabını merhum Galip Erdem'de buluruz. Merhumun birkaç kitabı hemen hemen baştan sona bu konularla ilgilidir. Ülkücünün Çilesi, Suçlamalar, Mektuplar gibi…
Bir insan hayatı boyunca pek çok kişiyle muhatap olur, pek çok kişi hakkında övücü ya da yerici sözler duyar. Bazı insanlarla ilgili anlatılanlara bakıp onların 'büyük adam' olduğunu düşünürsünüz, ancak öyle bir zaman olur ki o 'büyük adam' ile karşılaşır, tanışırsınız ve çoğunlukla bu 'büyük adamları' tanıdıkça onların hiç de anlatıldığı gibi olmadıklarını, hatta oldukça sıradan insanlar olduklarını görürsünüz. Bu duyduklarınızın içinden çok az insan ise duyup dinlediklerinizin de ötesinde tanıdıkça daha da büyür, işte bunlar 'Ülkücü'dür.
İnsanların kişilik özelliklerinin bariz olarak ortaya çıkacağı zamanlar ve yerler olur. Bunların başında da menfaat temini, bir nimeti bölüşme gibi zamanlar gelir. Ülkücü insan bu gibi durumlarda pek ortalıkta gözükmez, ancak tarlada izi olmayıp da harmanda gözü olan o kadar çok insan ortaya çıkar ki Ülkücü şaşırır ve insanların bu durumda olmalarını anlamlandırmakta güçlük çeker. Mücadele sırasında en ön saftaki Ülkücü, bölüşme sırasında ortalarda görünmez. Ülkücü, dünyalık için kimseye minnet etmez, kimseden bir şey beklemez, bundan dolayı da insanlarla ilgili hayal kırıklığı yaşamaz. Pek çok kişinin kahraman olarak düşündüğü Ülkücü, son derce sıradan bir hayat yaşamayı, sıradan olmanın erdemini nefsine hâkim kılmayı arzular. İnsanlar önce bu durumu yadırgar, hatta bunu içten içe Ülkücünün iş bilmezliğine, hatta ahmaklığına yorar ancak zamanla alışıp zaten öyle olması gerektiğine inanırlar, Ülkücünün bir şey istemesine tanık olduklarında ise “bu da nereden çıktı” dercesine tuhaf karşılarlar.
Hem Ülkücülük iddiasında bulunup hem de bölüşmede en önde olanların, istediklerine ulaşamayınca ortalığı birbirine katanların, yediği içtiği ayrı gitmeyip de ufak bir dünyalık için birbirine girenlerin Ülkücülük iddiaları asla doğru olmayıp yarar teminine yöneliktir. Bu tip insanlar günümüz şartlarında Ülkücü değil, siyasetçi ve 'partici' olarak anılmalı ve eğer dürüstlükten zerre kadar nasipleri varsa kendilerini de öyle ifade etmeliler. Ülkücülükle particilik çok da bağdaşır kavramlar değildir. Partide Ülkücülük yapılabilir belki ama bu oldukça zordur, çünkü Ülkücü, düşüncelerini her şartta söyleyebilecek erdemli bir kişiliğe sahiptir, düşüncemi ifade edersem geleceğim için iyi olmaz gibi menfaatçi insanların endişesi bir Ülkücüde bulunmaz, dolayısıyla diğerleri tarafından hep yadırganır. Genç insanlar bu satırlara bir anlam veremeyebilir, çünkü onlar genellikle idealist ve dürüsttür, ancak yaş ilerleyip toplum hayatının içine girdikçe pek çok hayal kırıklıkları yaşayacak ve belki de bu söylenenlerin kat kat fazlasıyla karşılaşacaklardır. Böyle durumlarda asıl mesele; kendilerini ne kadar koruyabilecekleri, ideallerine ne kadar bağlı kalabilecekleridir. Şurası asla unutulmamalıdır ki toplumlar, Ülkücü bireyleri sayesinde ayakta durur ve geleceğe dair umutlarını bu Ülkücüler sayesinde canlı tutabilir, bu yüzden genç dürüstlüğünü ve safiyetini yaşatmanın yollarını bulmak durumundayız, belki de milli eğitimin birinci amacı bu olmalı.”
Bu dürüstlük ve safiyet sizce kayıtsız şartsız bir itaat kültürüyle korunabilir mi sizce ?