Kendi yalanına inanmaya başlayan yalancının, söylediği yalanları anlamak daha zordur.
Ve inananı da çok oluyor maalesef.
Belki de inanmıyorlar ama işlerine öyle geldiği için inanmış gözüküyorlar.
Koca koca insanlar yalan konuşuyorlar. Hem de gözümüzün içine baka. Dinle irtibatlandırarak insanları kandırıyorlar. Çünkü tahsilleri ve konumları müsait.
Hemen hemen hepimiz büyüklerimizden duymuşuzdur:
“Çocuklar yalan söylemeyin” tembihini.
Yalanı söyleyenler en çok da yalan söylemenin dindeki karşılığını bilenler ise, onlara “Yalan söylemeyin!” demenin bir faydası olur mu? Olmaz. Çünkü onlar zaten biliyorlar!
Bir zamanlar iktidarın neredeyse özel fetvacısı kesilen Hayrettin Karaman ne demişti:
“Yerine daha iyisini koyacağımız idareciler yoksa mevcutların -varsa- günahlarına göz yumulması” ve “yolsuzluğun hırsızlık olmadığı” şeklinde sözde İslâmî tespitlerde bulunmuştu!
Sonra vites büyütmüştü:
"Savaş sırasında suçluların cezası infaz edilmez ve biz zalimlerle savaş halindeyiz. Her şeyin uygun bir zamanı vardır ve bunu gözetmek gerekir…
Islah niyetine dayalı olup hikmete de uygun olan her uyarı, tenkit, gayet makbuldür elbette ama Doğrucu Davutluk adına düşmana fırsat vermek ve bindiğimiz dalı kesmek de makul ve meşrudur diyemem."
Son zamanlarda sıkça şikâyet ediyoruz ya "İnsanlar neden dinden uzaklaşıyorlar? Neden dindarlığın itibarı azalıyor?" diye… Anlamak için yukarıdaki satırlara ve bu satırların hâkim olduğu ruh halinin ülkede kurduğu hâkimiyete dikkat etmek yeter… Çünkü müthiş bir özet var burada…
Zalimlerle savaş hâlindelermiş!.. Buna göre zalim kim? Mazlum kim? Kimle savaş ediyorlar? İçerideki muhalefet mi zalim de onlarla savaş ediliyor, yoksa düşman Uruguay, karşı seferberlik var da biz mi duymadık?
Savaş sırasında adi suçluların cezası infaz edilemeyeceğine göre yolsuzluk yapanlar, tecavüz edenler, kaçakçılık suçlularıyla bilumum namussuz ve hırsızlar -şimdilik- dokunulmazlığa mı kavuşmuş oluyor? Bu nasıl da sınır tanımaz bir rezalettir?
Bütün bunlara göz yumulabilir ama Doğrucu Davutlara göz yumulamaz demek ki… Yalan 'dinen korunaklı alan'da, doğru ise 'olağan şüpheli' öyle mi?
Yalancıyı ifşa etmek, 'düşmana fırsat vermek' ve 'binilen dalı kesmek' anlamına geliyormuş!.. Binilen dala bakın: Gövdesi yalan!.. Üstelik ifşa edilmemesi ve eleştirilmemesi gereken bir yalan!.” ( Yalanı sevin, düşmana fırsat vermeyin! - Servet AVCI -17 Haziran 2019-Yeniçağ)
Medya ise,bu yalanları meşrulaştırma görevi görüyor adeta.
Dini hikayelerimiz, kıssalarımız vardır ibret alınası. İşte onlardan biri:
“Medine'de sokaklara musallat olmuş üç kafadar hırsız varmış.
Kimse kapının önüne bir şey bırakamaz olmuş. Dahası, açık kapı gördüklerinde dalıp gözüne kestirdiklerini aşırıyorlarmış. Birinin kuzusu, ötekinin tavuğu, diğerinin devesi... Kaşla göz arasında yok olurmuş.
Fakat bir türlü ispat edemiyorlarmış. Herkes üç kafadarın hırsız olduğunu biliyor. Tüm ahali üç hırsızdan illallah etmiş, ancak hırsızlar yemin billah edip, birbirlerini şahit gösterip, her defasında aklanıyorlarmış! Bu arsız, yüzsüz, utanmaz kafadarların namı her tarafı kaplamış.
Sonunda bir heyet toplanıp, baş edemedikleri hırsızları Hz.Peygambere şikayet etmeye karar vermişler. Gidip durumu anlatmışlar. Hz. Peygamber heyeti dinlemiş. Sonra, şikayetçi olunan üç kafadar hırsız huzura çağırılmış. Peygamber hal hatır sorduktan sonra, Medine'de kendilerinden şikayetçi olmayan tek hanenin kalmadığını, herkesin kendilerinden yaka silktiğini, kimsenin malını güvende hissetmediğini, tüm bu çalma çırpma işlerini neden yaptıklarını, bunun suç olduğunu, günah olduğunu anlatmış. Hırsızlar sırsıyla söz almışlar. Dilleri pabuç gibi. Yalanda üzerlerine yok. Yemin billah etmişler. Peygamber, hırsızların bu işten vazgeçmeyeceklerini, hiçbir gücün onları hırsızlık yapmaktan alıkoyamayacağı kanaatine varmış ve hırsızlara bir öneride bulunmuş. 'Yalan söylemeyin' demiş. Hırsızlık üzerine söz söyleyip, onları ikna etmenin imkansızlığıyla uğraşmaktansa, onları yalan söylememeye ikna etmenin daha kestirme bir yol alacağını düşünmüş ve 'yalan söylemeyin' deyip, onların cevabını beklemiş. Söz vermiş hırsızlar. Ve mesleklerine devam edebilecekleri hesabıyla ayrılmışlar. Ertesi gün komşulardan biri Hz.Peygamber'e üç kafadarı hırsızlıktan şikayete gelmiş. Hz.Peygamber üç kafadarı yeniden çağırtmış, huzura gelmişler. Bir kez daha yalan üzerine konuşmuş, yaptıkları anlaşmayı hatırlatmış ve yalan söylemeden durumu izah etmelerini istemiş. Üç kafadar sırasıyla çözülmüş. Konuştukça, nasıl çaldıklarını, neden çaldıklarını ve nasıl pay edip yediklerini anlatmışlar. Ancak bu günden sonra yalan söylemeden hırsızlık yapılamayacağını anlamışlar ve böylece, hırsızlık yapmaktan da vazgeçmişler.”
Şimdikiler, ne yalan söylemekten kaçınıyorlar ne de kamunun ya da başkasının malını çalmaktan.