Birçok Niksarlı gibi annem de Niksar'a kar yağacağını Keltepe'ye bakarak anlardı. “Hah, işte Keltepe'ye kar düşmüş..” der ve ertesi gün kar sevincini doyasıya yaşardık. Zenginin çatısına ama yoksulun yüreğine yağan kar uzun süre kalkmazdı bizim memlekette.. Kış mevsiminde çatılardan sarkan buzların yere kadar uzanarak sarkıtlar oluşturduğu Niksar'ın soğuk fakat güzel günlerini anımsıyorum. Kar her yanı kapladığında, sokaklarda ancak iki insanın yan yana geçebileceği genişlikte uzun koridorlar açılır, soba borularından çıkan reçine kokulu isli duman aheste aheste savrulurdu.. Ulaşım koşulları çok zordu ama okullar gene de tatil olmazdı.
***
İlkokulda aşı olduğumuz günlerin korkusu aklımdan yel gibi geçiyor. Adına “iğne vurunmak” derdik. Bir korku ve bilinmezlik alırdı küçük yüreklerimizi. Çok ciddi görünen sağlık görevlileri sınıf öğretmenimiz beraberinde dersliğimize girer ve bizden kollarımızı açmamızı isterlerdi. Beyaz giysili hemşire ablalar ellerindeki iri cam şırıngaları (enjektör) kolumuza batırır, acıtmayacaklarını söylemelerine karşın acıtırdı, ağlardık.. Verem savaş ekipleri tarafından okullarda uygulanan aşı kampanyaları tüm çocukların gerçekten korkulu rüyasıydı. Ertesi gün, öğrencilere tatil verilse de aşılananların evdeki nazları ebeveynlerinin yüzünde sadece şaşkınlıkla karışık bir tebessüme neden olurdu, o kadar..
Kış sabahları günün ilk sobasından mangala çekilen közde ekmek kızartılır, üzerine tere yağı sürülür, sucukiçi ya da çemen ile çay eşliğinde afiyetle yenirdi. Uzun kış geceleri ise dedeler soba arkasındaki sıcak minderin üzerinde uyuklarken nineler çocuklara masal anlatır, büyükler de tombala çeker sonra da sobada mısır patlatırlardı. Gelir dağılımındaki farklılığın bugünkü kadar derinleşmediği, insanların birbirine sevgiyle baktığı içten ve dostça günlerdi.
***
Düşünüyorum da; çocukluğum süresince beni en çok etkileyen bir kaç şey olmuştu. Su değirmenleri, leylekler, canavar düdüğü, Turhal'da gördüğüm ilk lokomotif, panayırlar ve bayramlar. Mahalle arkadaşlarımla, kızlı erkekli çok güzel anlar yaşadım. Anımsamak bile ne güzel!.. Onlarla birlikte sinnembitti, elim sende, çüşgoga, yağ satarım bal satarım ve yakan top oynardık. Uçurtma uçurduğumuz, çember ve topaç çevirirdiğimiz, sapana kuşlastik dediğimiz o mutlu günleri hiç unutamıyorum. Öykü kitaplarımızı takas eder, artist fotoğrafları ve destan biriktirirdik. Sevgi dolu günlerdi..
***
Paranın ne güçlükle kazanıldığını kavrayamadığımız (ekmek elden su gölden misali) çocukluğumuzun en mutlu, en naif zamanlarını yaşarken, yazın müjdecisi leyleklerin kasabamıza henüz gelmemiş olduğunu Keşfi'nin (Keşfi Camisinin)sakin çatısından, evimizin karşısındaki tekkenin (Kırkkızlar Kümbetinin) yıkık kubbesi üzerindeki boş yuvalardan anlamak hiç zor değildi. Küçük yüreğimi bir kaygı kaplar ve “ya gelmezlerse..” diye aklımdan geçirirdim. Her fırsatta yola bakan pencerelerin cumba deliklerinden gözetler dururdum leylek yuvalarını.. Anneannem “Hacı Leylek” diyerek onlara özel bir değer,anlam ve kutsiyet yüklerdi. Öyle güzellerdi ki... Yavrularını korumaları ve beslemeleri, çiftlerin birbiriyle oynaşması ve ayakta uyuklamaları görülmeye değerdi. Ve bir gün korktuğum başıma geldi; leylekler göç yollarını değiştirdiler, aslında değiştirmek zorunda kaldılar..
***
Öğretmenimde gördüğüm mandolin, binen arkadaşlarımı arkalarından itmek zorunda kaldığım üç tekerlekli bisiklet ve yazın rastladığım turistlerin elindeki fotoğraf makinesi bende en fazla edinme istenci yaratan eşyalardı. Yatağımda bunları düşünerek sabahladığım çok oldu. Çocukluk işte..
Bugün çocukça şeyler yazmak istedi canım. Herkesin çocukluğu kendine değerli.. Benim çocukluğum bana, sizinki de size güzel ve anlamlı elbette. Ama hepsi de çok değerli ve özel mutlaka. Çocukça sevinçlerle dolu güzel günler diliyorum..