“Toplumlar kaderlerini kendileri tayin eder.” Bu sözü herkes bilir.. Her toplum ve o toplumu oluşturan bireyler bazı önemli referanslarla kendi geleceklerini belirler. Bunlar, ülkenin bilim ve teknolojide dünya sıralamasındaki yeri, ne kadar örgütlü bir toplum olduğu, yetiştirdiği entellektüellerin çokluğu, demokrasi anlayışı, ekonomik dengeler, işgücü ve işsizlik oranları, yargı, toplum sağlığı ve sosyal güvence, din, adalet anlayışı, düşünce özgürlüğü, edebiyat, sanat ve diğer kültür kanallarına uygulanan baskı, özgür basın/medya ortamı, emek ve alın terine gösterilen saygı ve değer, köylü/kentli - işçi/çiftçi sorunlarına yönelim, adil gelir dağılımı, yaşam kalitesi, sosyal sorumluluk anlayışı ve dahasını sıralayabiliriz..
Yukarıda saydıklarım konusunda bilinçlenen halk kendi aydınlık geleceğini de belirlemiş olur. Her toplumda olduğu gibi bizim toplumumuzun da yüz yıllardır biriktirdiği önyargıları var. Dededen, babadan gördüklerimizle hatta el yordamıyla ayakta kalmaya çalışan bir toplum olma yerine daha bilinçli, okuyan, araştıran, soran ve gerektiğinde sorgulayan eğitimli ve örgütlü bir toplum olarak (dileğim odur) üzerimizi kaplayan cehalet bulutlarını dağıtacak bir potansiyele de sahibiz.
Aptallık düzeyinde olmaksızın iyimser olmak çok doğru bir yaklaşımdır. Her zaman her şeye sevgiyle yaklaşmak, olumlu düşünmek güzel ama gerçekler çoğunlukla can sıkıcı oluyor. Ön yargılarımız ve benliğimiz bizi, sorunların nedenlerini başkalarında aramaya yöneltiyor. Başkaları kendi çıkarlarını önceliklerine alıp toplumu gerektiği gibi yönetemeyebilirler ya da öyle yönetilmesi planlandığı için bilinçli olarak öyle davranıyor olabilirler. Onlara o görev verildiyse bize de bilinçli toplum olma, uygar bireyler olma sorumluluğu verilmedi mi?
Bir ulusun, bir toplumun üyesi olmak kısaca halk olmak bireye çok büyük sorumluluklar yüklemektedir. Ama üzülerek belirtmeliyim ki, toplumlumuz toplumsal sorumluluğu yurttaşlık görevini sadece sandıkta oy kullanmaktan ibaret sanma yanlışlığını sürdürüyor. Korkarım daha uzun yıllar sürdürecek gibi görünüyor.
Tepkisiz toplumun sürüden ne farkı var.. Günümüzde geri kalmış hangi ülkeye bakarsanız bireyselleştirme, kişiselleştirme politikalarının uygulandığına tanık olursunuz. Kendi başının çaresine bakan, başkasını düşünmeyen insan modelleri git gide çoğalmıyor mu? Medyada bunun çok çeşitli örneklerini görüyoruz. Albenili yarışmalarla insanlara “başkasını boşver, sen kendini kurtar” anlayışı kodlanıyor. Çok seslilik yerine tek seslilik, benlik bencillik öğretiliyor. Oysa toplumlar kişi olarak değil kütleler olarak aydınlığa ve uygarlığa yürürler, koşarlar..
Eğitimin, dinin, yargının ve diğer birçok kurumun siyasallaştığı ya da siyasallaştırılması emredildiği ülkemizde etnik ayrımcılık, bölgecilik, ötekileştirme, ırkçılık sürüp gidiyor. Karmaşa ortamı toplumu kamplaştırırken bu belirsizlikten yararlanan kimi fırsatçı çıkar grupları emek ve alın teri sömürüsünü zalimce sürdürüyor.
Daha önceki yazılarımda da söz etmiştim. “Cahillik” ve “demokrasi” asla yanyana getirilmemesi gereken iki unsurdur. Çünkü demokrasi cahil yönetimlerin elinde çok zararlı bir silaha dönüşebilir. Sadece aydınlanma süreci ile cehalet ortadan kaldırılabilir ve uygarlaşma sürecine demokrasi damgasını vurur.
Bilimsel düşünmeyen, uygarlıkla uzaktan yakından ilgisi olmayanların meclis oturum ve komisyonlarındaki durumları ülkemizin uygarlık düzeyini değil ancak cehalet düzeyini açıklamaya yetiyor. Demek ki, eğitimsiz toplum eğitimsiz yöneticiler yetiştiriyor.. Sokaklar yüksek okul diplomalı gençlerle dolu ama benim baştan beri vurgulamaya çalıştığım şey öğretim ile eğitimin arasındaki farktır. Sevgi, saygı, adalet duygusu, hoşgörü, emeğe saygı, düşünce özgürlüğü, farklılıkları anlamaya çalışmak, algıların gelişmesi, sorumluluk anlayışı, aydınlanma, sanat ve kültüre yatkınlık, açık düşünceli olmak ve bunların tümü eğitimle öğrenilir. Eğitimin yetersiz olduğu ülkeye cahillik egemen olur..
Karar sizin!