Geçen hafta dört bölümde yayımladığım “Kentleşme Sürecinde Müzelerin Önemi”adlı yazımda da söz ettiğim gibi; müzeler, sadece bölgeden toplanmış tarihsel ve kültürel değer taşıyan eserlerin ve eşyaların sergilendiği alanlar olmasının ötesinde, toplumsal kültürün geliştirilmesinde çok önemli eğitim rolü de üstlenmektedir. Müzeler, geçmiş yaşamın izlerini günümüze taşıyarak bulunduğumuz coğrafyada binlerce yıl önce yaşamış uygarlıklar hakkında doğru ve gerçek bilgilere ulaşmamızı sağlar. Müzeler öğreticidir, eğiticidir.
“Dört Mevsim Tokat” projesi kapsamında Mevlevihane görsel çalışmasında tanık olduğum -hatta konuşmaya katıldığım- bir olayı sizinle paylaşmak istiyorum.
Tarih: 24 Eylül 2014- Çarşamba,
Yer: Mevlevihane - TOKAT
Tarihi Tokat Mevlevihanesi'ndeyiz.. Osmanlı şamdanlarının sergilendiği bölümde fotoğraf çekerken, ayak seslerinden ve artarak yükselen konuşmalardan kalabalık bir gurubun Mevlevihaneyi ziyaret ettiğini ve kulağıma ilişen “hocam, hocam..” sözcüklerinden aralarında bir de öğretmenin bulunduğunu anlamıştım.
İçlerinden birkaçı şamdanların bulunduğu odaya girerken “Şamdan ne ki lan?” diye soran genç öğrenciyi arkadaşı “Ne biliyim lan, geldik işte bakıp çıkacağız..” diye yanıtladı. 16. ve 17. yüzyıl Osmanlı döneminin en güzel şamdanlarını izlemek yerine elindeki telefonuyla ilgilenen öğrenci “Burada telefon çekmiyor galiba..” dediğinde dayanamayıp onlara;
“Genç arkadaşlar, şu anda Osmanlı şamdanlarının bulunduğu bölümdesiniz. Şamdan hakkında neler biliyorsunuz? Şamdan ne işe yarar, nerede ve nasıl kullanılır?” diye sordum kendilerine. Kısa süreli bir sessizliği çocuklardan birinin tek sözcüklük yanıtı bozdu; “Bilmiyoruz..”
Öngördüğüm bir yanıttı bu. Reşadiye'den geldiklerini ve lise öğrencisi olduklarını öğrendim. Yaşadığım deneyim gerçekten üzücüydü.. “Genç arkadaşlar” diye söze başlayarak dilim döndüğünce onlara parafin, stearin, mum, şamdan ve aydınlatma ile ilgili bilgilerimi Osmanlı dönemi koşullarını da dikkate alarak aktardım.
Öğrenciler, teşekkür edip yanımdan ayrılırken, Mevlevihane'de tanık olduğum bu gerçeği asla unutmayacağımı da biliyordum.
Düşündürücü değil mi? Şamdan gerçeğinden yola çıktığımızda, “Öğretim” ile “Eğitim” arasındaki ayrımı çok açık biçimde algılayabiliyoruz.
Çocuklarımız, bizim ve ülkemizin geleceğidir. Onlar yarınlarımızdır.. Evlatlarımızı geleceğe hazırlamada hepimize ayrı ayrı sorumluluklar düşmektedir.Çocuklarımıza empati ve sempatiyle yaklaşmak ve elimizden geldiğince onları ilgiyle anlamaya çalışmak öncelikli görevimiz olmalı. Kısacası; ana-babalar, evlatlarının en yakın arkadaşı olmak zorundadırlar.
Yaş farkı gözetmeksizin çocuklarıyla birlikte ders çalışıp, birlikte eğlenen, birlikte tiyatroya, sinemaya, konsere, spor karşılaşmasına, kütüphaneye ve müzeye giden ana-babalar onların eğitimine büyük katkı sağlarlar.
Anne, çocuğun ilk öğretmenidir.
Bu asla unutulmamalı..