Sabahın erken saatleriydi. Taş sokaklardan usulca gelen deniz kokusu burnuma dolarken, ayaklarımın altındaki serinlikten sabahın hâlâ uyanmakta olduğunu anladım. Güneş ortalarda yoktu ama menemen kokusuyla karışan sardunyaların renkli varlığı, hayatın yavaş yavaş kendini hatırlattığını söylüyordu. Bu topraklara, bu denize ve bu sade yaşama duyduğum sevgi, yine içimi ısıttı.
Kumsala ulaştığımda terliklerimi çıkarıp ayaklarımı kumların sıcaklığına bıraktım. Sandalyemi yerleştirip oturdum. Deniz, sabırla ve sanki bir ritüel gibi dalgalarını kıyıya bırakıyordu. Başta bu hareket mekanik görünse de dikkatle bakıldığında fark ediliyordu ki bu, doğanın arınma çabasıydı. Yosunları, insanın attığı çöpleri usulca geri veriyordu. Bu döngüye tanık olmak, insana hem tevazu hem de umut aşılıyordu.
Az sonra, martıya benzeyen bir grup küçük kuş sahile indi. Kimisi bir şeyler gagalıyor, kimisi toprağı eşeliyordu. Sessiz, titiz bir çalışmayla kumları tarıyorlardı. Doğanın küçük işçileri gibiydiler; görev bilinciyle hareket eden, ses çıkarmadan onaran...
O anda, kumların üzerinde kıpırdayan bir şey gördüm. Yaklaşıp eğildiğimde, incecik bir solucanın kıyıya vurduğunu fark ettim. Hareketsizdi ama hâlâ yaşıyordu. Onu dikkatlice izlerken bir ses yankılandı:
“Bunlar doğanın işçileri gibi, değil mi abi?”
Başımı kaldırdığımda Şefik’i gördüm. Elinde ağları, omzunda yılların yükü, yüzünde denizle yoğrulmuş bir ifade... Çocukluğundan beri bu kıyıların adamıydı. İçindeki deniz sevgisi yüzünden okunuyordu.
“Evet,” dedim. “Deniz kendini temizliyor, kuşlar yardım ediyor. İnsanlar da artık elini uzatmalı.”
Şefik gülümsedi. “Çocukken babamla bu kıyılarda balık tutardık,” dedi. “Bir gün küçük bir balık yakaladım, çok sevinmiştim. Babam elimden alıp denize geri bıraktı. ‘O, daha çocuk,’ dedi. O gün ağladım ama şimdi anlıyorum: Her canlının bir sırası, bir hakkı var bu dünyada.”
Tam bu sırada bir çığlık geldi. Kıyıdaki çöpleri toplayan birkaç kişiden biri —küçük bir çocuk— yüksek sesle bağırdı: “Anne! Burada bir şey var!”
Yanlarına vardığımızda çocuğun ellerinde plastik bir şişe vardı ve içinde kıpırdayan başka bir solucan bulunuyordu. Ağzı kapalı şişe, çöplerin arasından çıkmıştı. Çocuk, yüzünde korku ve merakla, “Bu da can değil mi?” diye sordu annesine.
Şefik eğilip çocuğun omzuna dokundu. “Senin gibi birinin eline düşmüşse, o can artık şanslıdır,” dedi.
Çocuk utangaçça güldü, sonra annesinin yardımıyla şişeyi açıp solucanı yumuşak bir kum tabakasının altına gömdüler. Solucan için yeni bir şans, bizim içinse derin bir ders olmuştu.
O sırada Şefik bana döndü ve alçak sesle söyledi: “Bazen, tek bir canlıya gösterilen merhamet, koca bir denizi temizler.”
Kıyı boyunca yürüyen insanlar ellerindeki torbalarla çöpleri topluyordu. Kimisi sessiz, kimisi neşeyle çalışıyor; doğayla aralarında yeniden bir bağ kuruyorlardı. O an içimde filizlenen umut, bir ağacın gövdesi gibi yükseldi. Belki hâlâ çok geç değildi.
Sandalyemi topladım, yavaş adımlarla kıyıdan uzaklaştım. Her şey olması gerektiği gibiydi. Dalgalar artık daha yumuşaktı. Deniz, kuşlar, insanlar... Geriye, ayak izlerimizin arasında toprağa gömülmüş iki küçük solucan kalmıştı. Belki de kurtarılan sadece onlar değildi; insanın içindeki özlemler, sevgi, bağlılık ve umut da biraz olsun kurtarılmıştı.
Yeter ki bir çocuk, bir balıkçı ya da bir solucan ona kulak versin.