Çınar ağacı, eskiden tanrısal bir görkem taşıyan bir varlık gibi tüm heybetini yitirmiş, yolunmuş bir kuş misali çırılçıplak kalmıştı. Çimenlerin ortasında dimdik duran, ama bir o kadar da hüzünle eğilmiş gibi görünen bu eski ihtişam, şimdi göğe doğru kederle uzanıyordu. Üzerine üşüşen kargalar, çınarın terk edilmişliğini inkâr edercesine çığlıklarıyla havayı dolduruyor, sanki bu devasa boşluğa karşı bir isyan başlatıyorlardı. Ama o da ne, birkaç ani kanat çırpışıyla ortalık sessizliğe gömüldü. Kargalar gitmiş, çınar yapayalnız kalmıştı.
Çınar ağacı, insana dair bir mecaz gibiydi. Geçmişte görkemiyle baş döndüren, şimdi ise çıplak dallarında hüzünle yaşamı sürdüren bir yansımaydı. Yapraklar, bir ağacın örtüsü, bir insanın onuru gibi; döküldüklerinde ardında çıplak, savunmasız bir gerçeklik bırakırdı.
Bir bankta oturmuş, sonbaharın kokusunu içime çekerken pipomu yavaşça doldurdum. Duyularımın her biri çalışıyor, kulaklarım kuşların cıvıltısına, burnum tütün kokusuna, gözlerimse etrafın pastel tonlarına takılıyordu. Sonbahar, doğanın kendine çekildiği, ama bir yandan da yeniden doğuşa hazırlandığı mevsimdi. Bu hüzün, aynı zamanda bir yenilenmenin habercisiydi.
Tam o sırada, karşıdan gelen bir kadın dikkatimi çekti. Kıvırcık saçları ve elma şekerini andıran yuvarlak yüzüyle neşeli ama yorgun bir hali vardı. Yanıma oturduğunda, bank hafifçe sarsıldı. Daha bir şey demeden, kadife bir sesle konuştu:
“Bu yıl kış çetin geçecek.”
Bir an irkilip sordum: “Nereden biliyorsunuz?”
Elini çınara doğru uzatarak yanıtladı: “Şu ağaca bak. Tepesi kupkuru, alt dallarda ise hâlâ birkaç yaprak var. Rahmetli dedem derdi ki, ‘Doğa, insana her zaman işaretler sunar. Bu işaretleri okumayı bilirsen, hayatı daha kolay yaşarsın.’ O zamanlar anlamazdım, ama şimdi anlıyorum. Doğa, aslında bize kendimizi anlatıyor.”
Kadın anlatmaya devam ederken gözlerim yine çınara kaydı. Çıplak dallar ve sararmış birkaç yaprak, bana terk edilmişlik ve yalnızlık hissi verse de, aslında doğanın bir hazırlık dönemi olduğunu fark ettim. Her dökülen yaprak, yeni bir başlangıcın habercisiydi.
“Sonbahar hüzünlüdür, ama altın gibi fırsatlar sunar,” dedi kadın, düşüncelerimi okumuş gibi. “Doğa kendini yenilemek için örtüsünden vazgeçer. Biz de bazen geçmişi bırakıp geleceğe yer açmayı öğrenmeliyiz.”
Kadın, pipomun kokusunu duyduğunu ve bunun kendisine huzur verdiğini söylediğinde, “içmek ister misin?” dediğimde. Başını hafifçe sallayıp şöyle dedi: “Bazı şeyleri çok istersin, ama o tat anı için kalmalıdır. Uzun süre tadını çıkaramazsın, çünkü belki de en güzel yanı geçiciliğidir.”
Doğa, insanın en iyi öğretmeniydi. Her sonbahar, yeni bir kışa hazırlanırken, aynı zamanda yepyeni bir baharın da müjdesini taşırdı. Yeter ki biz, her yaprağın dökülüşünde bir hüzün değil, bir fırsat olduğunu görebilelim.
Sonbahar, aslında bir altınbahardı; yalnızlıklarımızda bile parıldayan bir umut vaat ediyordu.
Sanırım Eylül de gel şarkısı da bunu anlatıyor Eylül en güzel renklerini sunduğu mevsimdir sizin de söylediğiniz gibi altın bahar
Çok güzel olmuş her zamanki gibi Ellerine sağlık arkadaşım Acizane aldığım ana fikir geçmişe takılmayıp geleceğe umutla bakalım Teşekkürler
Benimde çok sevdiğim mevsimdir son bahar.Güzel yansıtmışsın mevsimin insandaki hissini