Ekim ayının başında Anadolu’nun unutulmuş bir otogarında, mevsimin sesiyle birlikte, ne iyi ne de kötü sayılabilecek bir hava vardı. Isı ne sıcak ne soğuktu; hafif bir rüzgâr, sabahın uykusunu dağıtır gibi gelip geçiyor, arada bir dökülen yaprakları otogarın betonuna sürükleyip bir köşede biriktiriyordu. Otogar, sanki uzun bir uykudan uyanmış da nereye ait olduğunu hatırlamaya çalışan biri gibiydi. Yerde kararmış sigara izmaritleri, uçuşan gazete sayfaları… Her şey biraz dağınık, herkes biraz kayıptı. Birkaç yorgun işçi, süpürgeleriyle kirin peşine düşmüş; ama rüzgâr, onların emeğini oyun edercesine geri savuruyordu.
Benim yolculuğum, baba yurduma mı yoksa ana yurduma mı olmalıydı, karar veremiyordum. Bedenim daha sıcak yerleri isterken, beynim daha serin olanı söylüyordu; anlayacağınız, karmakarışık bir duyguyla otogara gelmiştim. Gitmem gereken bir yer vardı, ama nereye gideceğimi henüz kestiremiyordum.
Yanımdan bir temizlik işçisi geçti. Giydiği yeşil elbise, sıradan bir işçi tulumundan farksızdı; ama o an dikkatimi çekti, belki de sadece gözüm takıldı. Bir an öylece bakakaldım. Başında boşluk dolu bir sessizlik vardı; kel değildi ama sanki zaman, onun üzerinden ağır ağır silinmişti, tıpkı yıllarca yerinden edilmemiş bir taşın üzerindeki yosun gibi. Gözlerini arayarak bana doğrultmuştu; o bakışta, sessiz ama derin bir hikâye vardı, anlatılacak çok şey, ama sözcüklere gerek yokmuş gibi.
Bir gazete parçası havalandı ve tam önüne düştü. İşçi hemen yere eğildi. Kenarında silik bir başlık seçebildim: “…mitinginde…” Harfler yarım yamalak görünüyordu, rüzgâr sayfayı kaptığı gibi sürükleyip götürdü. O an, sanki hepimizin üzerine görünmez bir ağırlık düşmüş gibi bir gerilim hissettim. Elindeki süpürgeyi biraz daha dik tutarak gazeteyi yakaladı. O kadar doğal bir hareketti ki, akışa uyum sağlamış bir insanın telaşsız çabası gibiydi. Gazeteyi ayağımın dibine alırken, aramızda bakışlar birbirini yakaladı. Yine o aynı bakış; yaşamak, yaşamaya devam etmek… Her şey bir anda geçip gidiyordu ama hiçbir şey gerçek anlamda değişmiyordu.
Ona yöneldim, soru sormak için. “Buranın girişi nereye?” dedim. İşçi hafifçe kafasını kaldırarak, belki de tek sözcükle anlatması gereken yerin çok daha fazlasını anlatan şekilde, “Şurdan ağrı gidersen, ilk badalları çıktığında sorudan bir güvenlikçi görürsün. Hemen yanındaki kapı” dedi. Sözleri biraz karmaşık, biraz garipti. “Şurdan ağrı, badal, sorudan bir güvenlikçi…”
Hani öyle de bir laf ediliyor ya, “Bunu ben de anlamadım,” diye. İşte o an bana da öyle geldi. Ama işaret ettiği yöne doğru gitmek dışında seçeneğim de yoktu. Bir süre sonra, gerçekten de dediği gibi, güvenlikçiyi buldum.
Karşımda çeşitli şirketlerin logoları ve altında bankoları vardı. Şöyle bir baktım gideceğim Jet Turizm şirketi ortalarda bir yerdeydi. Simsarlar benim bu şaşkın bakışlarımı anlayarak hemen yanıma birer ikişer koştular.
“Abi hemen Adana’ya kalkıyor otobüsümüz,” dedi biri. Diğeri atıldı: “Beyefendi Bodrum birkaç saat sonra kalkıyorrr.”
Biraz canım sıkılmıştı ama “Beyler, müsaade edin de bir bilet alayım,” dedim, hızlıca sırtımı dönerek Jet Turizm’in bankosuna yöneldim. Hava biraz serindi ama Adana’daki sıcaklık düşüncesi bana biraz da heyecan verici geliyordu. Fakat mevsim de herhalde Adana’yı çağıracak kadar sıcak değildi.
Jet Turizm bankosunda kimse yoktu. Kolumu bankoya dayadım, etrafıma göz attım. Yanımdan geçen çaycı, neredeyse görünmez bir oyunbazlıkla, “Sıcak çay alır mısınız?” diye sordu.
“Bol şekerli,” dedim. Çayı kolumun yanına bırakıp gitti. Bir anlık sessizlikten sonra, bankonun arkasından hafif bir homurtu yükseldi: “Şerefsiz, hep aynı şeyi yapıyor!”
Dönüp baktım; çayı elime uzatan görevli, boyu kısa, saçları ise rüzgârda savrulmuş kuru ot gibi kıvırcık ve düzensizdi; sanki bozkırın kendisi kafasının üzerinde geziniyordu. Çaycı, bu kısa boylu görevliyle dalga geçiyor gibi bir oyun kurmuşçasına sahneyi izliyordu. Ne diyeceğimi bilemedim; sanki herkes aynı anda hem var hem yoktu. Hızla sormak istedim, ama bir simsar daha yaklaşarak, “Hadi bakalım, arabanın kalkmasına az kaldı,” diyerek başka bir yolcuya doğru hızlı adımlarla ilerledi.
Sonunda biletimi aldım. Beni ilk arayan o güzel sesli insanla gerçekten de sesini ilk kez duyduğumda tanışmıştım. “Abi, biz seni ikna etmedik mi?” dedim. “Yoksa kalkacak arabayı kaçırmıştın,” dedim. O da bana gülümsedi.
“Bilet kalmamıştı zaten, sadece ısrarla yolu bekleyen insanları yönlendirdim,” dedi. Bir an derin bir nefes aldı ve “Ne içersiniz?” diye sordu.
Zaman akıp gidiyordu. Takvim yaprağına ilişti gözüm: 10 Ekim. Yaprak, rüzgârın önünde hafifçe kımıldadı; bir günün tarihi olmaktan öte, sanki sessiz bir hatırlatma gibiydi.
Herkes, kötü koşullarda olsa da, ne olursa olsun, kendi zamanını bekliyordu. Ve böylece bu otogar, hayatın sürekliliğine tanıklık etmeye devam ediyordu. Ama bazen, bilirdik ki, bir yerlerde bu ritim ansızın kesilirdi.
