18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Zaferi'nin 108. yıldönümünde, üzerinde yaşadığımız coğrafyayı vatan yapan aziz şehitlerimizi şükran ve minnetle anıyoruz.
Önce şunları tespit ve takdir edelim, Çanakkale Zaferi'ni anlatan hiçbir söz abartı değil. Bize bu zaferi hediye edenleri anlatan hiçbir övgü, onların büyüklüğünü anlamamız için yeterli olmaz. İnsanlıkları, azimleri, kendilerini feda edişleri, kahramanlıkları kelimelerle sınırlanamaz.
I. Dünya Savaşı içinde önemli bir yer tutan ve savaşın kaderini değiştiren Çanakkale Savaşları gerek Türk tarihi gerek dünya tarihinde olsun çok önemli bir yere sahiptir.
Çanakkale Savaşları Deniz Savaşları ve Kara Savaşları olmak üzere iki bölüm halinde gerçekleşmiştir. Deniz savaşları Şubat 1915 ile 18 Mart 1915 tarihleri arasında; Kara Savaşları ise 25 Nisan 1915 ile 9 Ocak 1916 tarihleri arasında Gelibolu Yarımadası'nda gerçekleşmiş, Türk tarihinin en şerefli sayfalarını oluşturan birer zafer destanıdır.
Çanakkale Muharebelerine Türkler 310.000, İngilizler 410.000, Fransızlar 79.000 kişilik kuvvetle katılmışlar, İtilaf kuvvetleri 252.000 zayiat, Türkler ise toplamda 211.000 zayiat vermişlerdir.
Çanakkale Muharebeleri Türk Ordusunun en parlak harekâtlarından birini kapsamaktadır. Pek çok eksikliklere ve imkansızlıklara karşın Türk ordusu, dünyanın en güçlü ve en büyük donanmasını hezimete uğratmış; en modern harp silah ve araçlarına sahip İtilaf Devletleri'nin ordularını, bulunduğu dar bir kıyı şeridi içinde kalmaya mecbur etmiş ve hatta onu karaya çıktığına pişman etmiştir.
Çanakkale Muharebeleri, Türk'ün tükendiği sanılan gücünün henüz tükenmediğini, şartlar ne olursa olsun bu milletin daha çok şeyler başarabilecek güç ve inanca sahip olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
Balkan Savaşı'ndaki büyük bozgundan sonra, tarihe altın harflerle geçen Çanakkale Zaferi, Türk ordusunun onur savaşı olmuştur. Çanakkale savunması bir hayat savunmasıdır. Bu savunmanın sonunda ya kanlı bir ölüm yahut şanlı bir yaşamak vardı. İşte Türkler Çanakkale'yi yaşamak için savundular ve başardılar. Mustafa Kemal Atatürk bu durumu şöyle değerlendiriyor: “Balkan Harbi'nde alnımıza sürülen lekeyi Çanakkale'de temizleyebildik.”
Tarihin akışını değiştiren ve dönemin en son teknolojisi ile üretilmiş savaş araçlarına karşı; Eceabat, Seddülbahir, Kilitbahir, Conkbayır, Anafartalar ve daha birçok yerde verilen olağan üstü mücadele, bahis konusu vatan savunması olduğu zaman Türk milletinin nelerin yapabileceğini açıklıkla ortaya koymuştur. Milli şairimiz Mehmet Akif'in “Bedir'in aslanları ancak bu kadar şanlı idi” mısrasında ifade ettiği gibi Çanakkale, adsız kahramanların iman dolu göğüslerini siper ederek kanlarının son damlasıyla yazdıkları gurur destanımızdır.
Çanakkale Zaferi'nin, Türk Ulusuna en büyük armağanı hiç kuşkusuz Mustafa Kemal Atatürk gibi dahi bir lideri hediye etmesidir. Anafartalar Kahramanı M. Kemal Atatürk, milletimizin özgürlük meşalesini Çanakkale'de yakmış, Samsun'a çıkarak bu meşale altında milletimizi bir araya toplamış ve nihayet adeta ikinci bir Çanakkale destanıyla düşmanlarımızı İzmir'den denize dökerek Kurtuluş Mücadelemizi zaferle sonuçlandırmıştır.
Çanakkale'de Mehmetçiğin başarısını küçümsemek, Türk Milleti'ni küçümsemek demektir. Günümüzde bazı kişiler guruplar Çanakkale'de ve İstiklâl Savaşı'ndaki Türk subayının zekâsını, yüreğini ve Mehmetçiğin kahramanlığını hiçe sayan hurafeleri rahatlıkla dillendirebiliyorlar. Bunlara inanmak gerekirse savaşı, Türk subaylarının kısa zaman içinde milli ve dini bilinç vererek yetiştirdiği Mehmetçikler değil de gaipten gelen yeşil sarıklı, sakallı kişiler kazandı!.. (Bu yeşil sarıklılar Balkan bozgununda, Sarıkamış'ta, Yemende neden yoktular acaba?) Bu yaklaşım, Çanakkale ve İstiklâl Savaşı şehitlerine hakarettir ve kabul edilemez.
Türk kadını, Çanakkale Savaşı sürecinde; cephede erkekle omuz omuza düşmana karşı savaşırken cephe gerisinde de çeşitli faaliyetleri ile savaşa destek vermiştir. Sağlık hizmetlerinin sağlanması, askerler için kılık-kıyafet ihtiyacının karşılanması, cemiyetler vasıtasıyla yardım toplanması ve kamuoyu oluşumunda Türk kadını önemli hizmetlerde bulunmuştur.
Askerlik çağındaki tüm erkeklerin savaşa çağrıldığı bu dönemde, cephe gerisindeki fedakârlıklarla yetinmeyip, bizzat cepheye giderek savaşta yer alan kadınlarımız da vardır. Örneğin kendisine daha sonra TBMM tarafından 'Onbaşı' unvanı verilen Nezahat Onbaşı, Çanakkale'de savaşıp sonra Türkiye'yi cephe cephe dolaşan Hatice Hanım, Kosova'dan gelerek savaşa katılan Zeynep Mido Çavuş, Çanakkale'den İstanbul'a yaralıları taşımak için hastaneye dönüştürülen Reşit Paşa Vapuru'nun başhemşiresi Safiye Hüseyin Elbi, ilk aklımıza gelen isimler oluyor.
Ama İngiliz ve Yeni Zelanda'lı askerlerin mektup ve günlüklerinde, Çanakkale'de İtilaf kuvvetlerine asıl korkuyu salan kadınlarımızdan yani "Türk kadın keskin nişancıları”ndan bahsediliyor.
Avustralyalı piyade er J.D. Davies, savaş sırasında annesine yazdığı mektupta keskin nişancı Türk kadınlarıyla ilgili şunları anlatıyor: "Benim de vurulduğum 18 Mayıs 1915 günü keskin nişancı bir Türk kızı pusuda çarpışıyordu. Gizlendiği yerden gün boyunca ateş etti ve çok sayıda adamımızı vurdu. Ancak gün batmadan bir Avustralyalı tarafından vurulmasına gene de üzüldüm. Güzel yapılı, tahminen 19-21 yaşlarında genç bir kızdı. Genç kızın bedeninde tam 52 kurşun yarası vardı. Bu savaş korkutucu."
Hastane gemisiyle İngiltere'ye götürülen bir İngiliz asker ise yanında bulunan gazeteciye şunları anlattı: "O, bir Türk kadın savaşçısıydı, durmaksızın saklandığı evden ateş ediyordu, evi boşaltıp teslim olmayı reddediyordu. Sonunda ele geçirdiğimizde yanında annesi ve çocuğu da vardı. Yakalanana kadar bir pencereden ısrarla ve özellikle de subaylarımızı hedef alarak ateş etmişti. Sanırım öldürdüğü bazı kurbanlarını sürgülemişti de. Üzerinde 16 askerimizin künyesini bulduk…"
Mısır'da yayınlanan The Egyptian gazetesinde yer alan ve bir askerin İskenderiye'den ailesine yazdığı mektubunda, Türk kadın savaşçılardan şöyle bahsedilmektedir: “15 Ağustos 1915 Pazar günü savaşa katıldık ve büyük bir tepeyi ele geçirme görevi aldık. Bu arada çok can kaybı verdik. Şarapnel parçaları, makineli tüfek mermileri yanı sıra, pusuda ateş eden keskin nişancı Türk kadın savaşçıların ateşi altında, adeta cehennemde ilerlemek gibi bir şeydi bizimkisi. Burada çarpışanların çoğu kadın ve kız. Kendilerini yeşile boyayıp, ağaç ve bodur bitkilerle uyum sağlamış.”
Çanakkale Savaşı'nın gizli kahramanıdır Türk kadını… Hem cephede hem de cephe gerisinde ülkesine, vatanına, milletine hizmet etmiştir. Savaş sırasında Türk kadını, toplumda hak ettiği rolü elde etmek için tüm benliğiyle; “savaşan”, “hasta bakan”, “yardım toplayan”, “çalışan”, “anne-eş-kardeş” kimliğiyle her alanda faaliyet göstermiştir.
Çanakkale Savunması sadece komutanların, subayların değil bir milletin, bir gençliğin savunması olmuştur.
O dönemde de Lise seviyesindeki öğrencilerin askere alınmaları kanunen yasaktı. Bu sebeple lise öğrencileri, savaşa gönüllü olarak katıldılar. Çanakkale Savaşı'na katılan öğrencilerin hemen hemen hiçbiri geri dönemedi. 1915 ve takip eden iki yıl, liselerin bazıları öğrencileri şehit olduğu için hiç mezun veremezken, bazıları çok az mezun verebildi.
Galatasaray Lisesi, İstanbul Erkek Lisesi, Vefa Lisesi, Sivas Lisesi, Edirne Lisesi, Trabzon Lisesi, Erzurum Lisesi, Konya Gazi Lisesi, İzmir Lisesi, Kayseri Lisesi, Kastamonu Abdurrahmanpaşa Lisesi, Balıkesir Erkek Öğretmen Okulu, Çapa Erkek Öğretmen Okulu en fazla şehit veren liselerdi.
Lise ve üniversite öğrencisi ve mezunu, kısacası geleceğe sağlam adımlarla yürüyüşümüze rehberlik edecek, öncü olacak eğitimli nüfusumuzun büyük bir kısmını I. Dünya Savaşı'nda kaybettik. Kalanlar ise İstiklal Harbimize önderlik ettiler.
Araştırmacı Yazar Aydın Ayhan “Çanakkale… Ah Çanakkale…" isimli eserinde Azman Dede'yi ve Galatasaray Mektebi Sultanisi (Lisesi) öğrencilerinin şehadetlerini bakın nasıl anlatıyor:
Balıkesir İvrindi'nin Mallıca köyünden 104 yaşında vefat eden Azman Dede Çanakkale savaşına katılmış gazilerimizdendi. Gençliğinde iki metreyi aşkın boyu ve dev görünümüyle insan azmanı sayılmış, herkes ona azman demeye başlamış, soyadı kanunu çıkınca da Azman soyadını almıştı. Esas ismi adeta unutulmuştu.
Yıllar önce bir yerel araştırma sırasında Mallıca köyü kahvesinde kendisiyle görüştüm. Kulakları ağır işitiyordu. Köylülerden biri yardımcı oldu, Sorduklarımı cevapladı. Söz Çanakkale'ye geldiğinde o koca ihtiyar sarsıla sarsıla, hıçkırıklar içinde ağlamaya ve bağıra bağıra anlatmaya başladı:
"Bir hücum sırasında bölük erimişti. Yüzbaşı telefonla takviye istedi. Gece yarısı istediğimiz askerler geldi. Hepsi askere alınmış gencecik insanlardı. Ama içlerinde daha çocuk denecek yaşta 3-4 asker vardı ki hemen dikkatimizi çekti. Bölüğü düzene soktum. Yüzbaşı gelenlerle tek tek ilgileniyor, karanlıkta el yordamıyla üstlerini başlarını düzeltiyor, sabah yapılacak olan süngü hücumuna hazırlıyordu. Sıra o çocuklara geldiğinde, o cıvıl cıvıl şarkı söyleyerek gelen çocuklar birden çakı gibi oldular. Yüzbaşı sordu: "Yavrum siz kimsiniz?" İçlerinden biri dedi ki: "Galatasaray Mektebi Sultanisi talebeleriyiz. Vatan için ölmeye geldik!.."
Gönlüm akıverdi o çocuklara. Bu savaş için çok küçüktüler. Daha süngü tutmasını bile bilmiyorlardı. Onlarla ilgilendim. "Mermi böyle basılır, tüfek şöyle tutulur, süngü böyle takılır, düşmana şöyle saldırılır!.." diye.
Onları karşıma alıp bir bir gösterdim. Siperlerin arkasında ay ışığında sabaha kadar talim yaptık. Gün ışımadan biraz dinlensinler diye siperlere girdik.
Ortalık hafif aydınlanır gibi olunca hep yaptıkları gibi düşman gemileri gelip siperlerimizi bombalamaya başladılar. Yer gök top sesleriyle inliyordu. Her mermi düştüğünde minare gibi alevler yükseliyor, bir gün önce ölenlerin kol, bacak, el, ayak gibi parçaları havaya kalkan toprakla siperlere düşüyordu. Mermiler üzerimizden ıslık çalarak geçiyordu. Siperler toz duman içinde kalmıştı. Bir ara yüzbaşı "Azman yandık!.." diye siperin köşesini işaret etti. O şarkı söyleyerek sipere gelen, sanki çiçek toplarmış gibi neşeli olan o çocuklar siperin bir köşesinde sanki bir yumak gibi birbirine sarılmış tir tir titriyorlardı. Çocuklar harbin gerçeği ile ilk defa karşılaşıyorlardı. Ürkmüşlerdi. Yüzbaşı yandık demekte haklıydı. Bir panik meydana getirebilirdi.
Tam onlara doğru yaklaşırken içlerinden biri avaz avaz bir marş söylemeye başladı!..
Annem beni yetiştirdi bu yerlere yolladı,
Al sancağı teslim etti Allaha ısmarladı.
Boş oturma çalış dedi hizmet eyle vatana,
Sütüm sana helâl olmaz saldırmazsan düşmana…
Baktım hemen biraz sonra ona bir arkadaşı daha katıldı. Biraz sonra biri daha… Marş bitiyor yeniden başlıyorlar. Bitiyor bir daha söylüyorlar. Avaz avaz!.. Gözleri çakmak çakmak… Hücum anı geldiğinde hepsi süngü takmış, tüfeklerine sımsıkı sarılmış, gözleri yuvalarından fırlamış, dişler kenetlenmiş bekliyorlardı.
O an geldi. Birden yüzbaşı "Hücum!.." diye bağırdı. Bütün bölük, bütün tabur, bütün alay cephenin her yerinden "ALLAH, ALLAH" diyerek fırladı. İşte tam o anda, o çocuklar kurulmuş gibi siperlerden fırlayıverdiler. İşte o an. Tam o an bir makineli yavruları biçiverdi. Hepsi sipere geri düştüler. Kucağıma dökülüverdiler. Onların o gül gibi yüzleri gözümün önünden gitmiyor. Hiç gitmiyor!.. İşte ben ona ağlıyorum, o çocuklara ağlıyorum!.."
Azman dede ağlıyordu. Ben ağlıyordum. Kahvede kim varsa ağlıyordu. Kahveci gözyaşları içinde bize çay getirdi. Eğildi; "Azman dede hep ağlar. Niye ağladığını bugün ilk defa anlattı." dedi.
Evet Sevgili Gençler, İstiklal Marşımızı söylerken, ayaklarınız yere sağlam bassın, sesiniz gür olsun. Çünkü bu marş bizim. Marşımıza, bayrağımıza, ülkemize sahip çıkın. Vatan diye bildiğiniz bu topraklarda göğsünüzü gere gere dolaşın, çünkü bu toprakların bedeli geçmişte Sarıkamış'ta, Çanakkale'de daha nice savaşlarda her bir karışı için, binlerce şehit verilerek ödendi, günümüzde de ödenmeye devam ediyor. Öylesine kutsal, öylesine değerlidir işte vatan. Mithat Cemal Kuntay'ın dizelerinde bayrak ve vatan şöyle tanımlanır: “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır, Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”
Vatan bir annedir, bir sevgilidir, vatan namustur. Vatan atalarımızın bize bir emanetidir. Türk milleti, söz konusu vatan olunca, değerli bildiği her şeyinden geçer. Canından, cananından, tüm varından geçer. Çünkü vatansız bunların hiçbir kıymeti yoktur.
Bu vatan için toprağa düşmüş şehitlerimizin aziz hatıralarını sonsuza kadar yüreğimizde taşımak, en başta gelen milli görevimizdir. Yoksa saka neferinden Alay komutanına hepsi şehit düşen 57. Alaya ve O'nun yiğit komutanı Yarbay Hüseyin Avni'ye, Kuzey Grubu komutanı Esat Paşa'ya, Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa'ya, Başkomutan Vekili Enver Paşa'ya minnet ve şükran borcumuzu nasıl öderiz?
Zaferin yıldönümü vesilesiyle, bu savaşta yer alarak adını tarihe altın harflerle yazdıran başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, aziz şehitlerimizi, kahraman gazilerimizi ve fedakâr milletimizi minnet, saygı ve şükranla anıyoruz.