Memleketin yetiştirdiği değerler birer birer aramızdan ayrılıyorlar ve maalesef yerine yenileri zor yetişiyor. Biz, yazımızda şimdi aramızda olmayan bu değerlerden Ahmet Altıkulaç ile Niksar'da 19 Mayıs 2010'da yaptığımız bir söyleşiyi yayınlıyoruz.
19 Mayıs 2010 Çarşamba günü Niksar İlçe Stadyumu'nda 19 Mayıs Atatürk'ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı'nı kutladıktan sonra dönüşte Mevsim Mağazaları'nın önünde Ahmet Altıkulaç ve onunla birlikte oturan Selahattin Kalelioğlu ile ayaküstü hal hatır sorup sohbet etmiş ve kendilerinin söyleşi sözü olduğunu hatırlatmıştım. Kendileri de söz verdikleri bu söyleşiyi öğleden sonra yapabileceğimizi söyleyince, video kameramı alarak dönmüş ve önce Ahmet Altıkulaç, sonra da Selahattin Kalelioğlu ile çok zevkli söyleşileri gerçekleştirmiştim.
Niksar'ın hayırsever işadamlarından Ahmet Altıkulaç'a ilk sorumuzda kendisini tanıtmasını istiyorum.
1934 yılında Niksar'da doğmuşum. Benim dedem, babamın babası Sarmuğat Köyü(Yeşilköy), Oduncuoğulları sülalesindendir. Lakap olarak da Altıkulaç soy ismini sonradan aldık. Atatürk döneminde soy isim kanunu çıkınca dedem babamı nüfus dairesine gönderiyor soy isim almak için, memur Altıkulaç soy ismini –Babam uzun boylu ve yapılı olduğu için- teklif ediyor, babam da kabul ediyor. Dolayısıyla soyadımız buradan geliyor. Dedemin adı Mustafa, babamın adı Osman. Annem adı Bezaver, Kalelioğullarından. Ben dört yaşında iken annemi kaybettim, onun için annemi pek hatırlamıyorum. Benim doğduğum ev, Cedit Mahallesinde, Çukurluoğlu sokağa giden caddede sağ tarafta hâlâ duruyor. Yasin Efendilerin evinin alt katında doğmuşum. Babam 3 evlilik yapmış, ben ikinci hanımından tek evladıyım. Benden sonra kız kardeşimin doğumunda annem vefat ediyor. Kız kardeşim de 40 günlükken vefat ediyor. Dolayısıyla annemde ben tek evlat olarak kalıyorum. Annemin ilk eşinden Saliha ve Kadriye ablalarım vardı. Babamın son eşinden kardeşlerim ise İsmet, Nusret, Gürsel, Nursel. Bunlar sağ bir tanesi de vefat etti. Ben 1958'de ayakkabı ustası Durmuş Akar'ın kızı Kamuran Hanım ile evlendim. Hüseyin, Hasan ve Salih isimlerini verdiğim üç oğlum oldu. Her oğlumdan ikişer olmak üzere altı torunum var. Ben o evde doğduktan birkaç sene sonra babam daha yukarıda bize yeni bir ev yaptırdı. 1939 depreminden önce o eve göçmüştük, Depremde o ev hasar görünce birkaç yıl evlere giremedik, barakalarda yaşadık.
.png)
Barakada yaşam deyince neler geliyor aklınıza.
Annem ekmek pişiriyordu, o zaman fakirlik had safhadaydı. Ekmekleri sanki vesika ile veriyormuş gibi parça parça veriyorlardı. Biz de ekmekleri gündüzden koynumuza koyuyorduk, gece çadırda acıkırız diye. Gece kalkıp o ekmekleri yiyorduk. Sadece biz değil komşularımızda aynı durumdaydı. Çok acı günlerimiz geçti önce çadırlarda birkaç ay bütün aileler ile birlikte kaldık. Daha sonra barakalar yapılınca her barakada bir aile kalmaya başladı. Daha doğrusu her aile kendi barakasını yaptı. O dönemde Alman harbi çıktı(İkinci Dünya Savaşı), büyüklerimiz amcalarımız Alman harbine gittiler. Bu arada bir kıtlık durumu ortaya çıktı. Devlet her aileden öşür diye bir vergi (Para yok, buğday arpa) alıyordu. O dönemde ekmek karne ile veriliyordu. Mesela bir somun ekmek 4 kişilik aileye dörde bölüp veriliyordu. 1942'de 2. deprem oldu. Hiç unutmuyorum bir gün akşam üzeri mahalledeki abilerimizle aşık -koyunun uyluğundan çıkarılan kemik- oynarken ikinci deprem oldu. 1942'de o depremde Karşıbağ'daki evler yıkılırken acayip ses çıkarıyordu, biz ta karşıdan bunu görüyor duyuyorduk. Alman harbi çıktığında sığınaklar hazırlandı. Pencereleri siyah örtülerle kapatıyorduk. Niye işte düşman gelecek, Niksar'ı bombalayacak, görmesin fark etmesinler diye. Şehir tamamen ölü bir şehir haline geliyor, hiçbir hayat belirtisi görünmüyordu. O dönemde çok sıkıntılar çekmiştik.
Aşıktan başka hangi oyunlar oynanıyordu.
Çelik oynanıyordu, çelik çomak. Bir taraf aralıklı duran iki taşın üzerindeki çeliği elindeki sopayla kaldırıp, hızla sert bir şekilde vurarak en uzağa atmaya çalışırdı. Karşı taraf ise elinde çalılarla (ki biz o çalılara çaldırık derdik) o çeliği havada yakalamaya çalışırdı veya çaldırığı değdirmeye çalışırlardı. Eğer karşı taraf o çeliği yakalar veya çaldırığı çeliğe değdirebilirlerse zaman taraf gruplar yer değiştirirdi. Topaç oyunu vardı topacın ipini sarar birden bire savururduk. Topaç fırfır dönerdi. Yarış giderlerdi, kimin topacı daha uzun süre dönecek diye. En uzun süre dönen topaç kazanırdı. İki türlü topaç vardı ilk topaç türü biraz önce söylediğimiz etrafına ip sararak fırlatılan topaçtı. Bir de elimizde sopa olur ucunda ip olurdu o sopadaki ipi hızla topaca vurarak topaca çevirdik.
İlkokula kaydınızı ve gidişinizi anlatır mısınız?
Yedi yaşına geldiğimde babam beni ilkokula kaydettirmek istedi. O zaman doktor muayenesi vardı. Keşfi meydanında, Taşbina'da Hükümet Tabibi bu muayeneyi yapıyordu. Bir de Tıraşlıoğlu Abdurrahman Efendiye iki elimizi dizimizin üstüne koyarak otururken vesikalık fotoğraf çektirdik. Arkada da siyah bir bez vardı. Fotoğrafçı dükkânı Çavuşoğlu kumaş pazarının arkasında, Melekgirmez'in yanındaydı. Fotoğraf çekildik, sonra doktora gittik muayene olduk. O zaman adı Aziz Ülker (deli doktor) vardı. Sıhhiyeci Nuri Efendi de aynen doktor sıfatını taşıyordu, kişilikli bir insandı. Okul açılma zamanı geldi kıyafet gerekliydi ama yoktu ki bir şey. Çarşıdan babam gri bezi aldı. Kara mantoyu pantolon, gri bezi de önlük yapmıştı annem, dikiş makinesi filan yok elinde iğne ile dikerek bana pantolon ve önlük yapmıştı. Biz okula onunla gittik. Hatta babam Şehadet ustaya çapula yaptırmıştı. Hiç unutmuyorum o gece çapula mı gömleğimi pantolonumu koynuma alıp mutlu bir şekilde öylece uyumuştum. Ben çocukken top oynamayı çok seviyordum ama top alamıyordum. Onun için ablalarım bana çaputtan top yapmışlardı, onunla oynuyorduk. Öğretmenim Yemenilerin Hacı Efendi idi. Depremden sonra Gaziahmet'te başlamıştık ancak Albayrak yapıldığı zaman oraya geçtik. Tepe Mahalledeki Albayrak okulunun ilk öğrencileri bizdik.
Yaz tatillerinde neler yapıyordunuz?
Babam tütüncü idi, hiçbir sene iflah olmadı. Ama yapacak başka hiçbir işi de yoktu, tütün yapardı, biz de tütün kırar, dizerdik. Çünkü ben 7 yaşından itibaren hep babama yardım ediyordum. Sonra babam Keşfi'de bir manav dükkânı açtı. İşte birileri kavun karpuz sebze meyve getiriyor, babam onları satıyor ondalığını alıyordu. Ben 4. sınıf 5. sınıf tatillerinde fiilen hep o dükkânda kalıyordum. Çiftçiler beni seviyor, bana getiriyorlardı ama ben de kuruşuna kadar paralarını avuçlarına sayıyordum. Mesela başka manavlara götürürlermiş, affedersiniz bir eşek yükü sebzeye meyveye 2-3 lira verirlermiş ben 5 lira veriyordum. Onun için bana geliyorlardı. Bir de unutmuyorum 2-3-4-5 sınıflarda yaz tatilinde Ramazan orucu tutuyordum, demek ki yazlara denk geliyormuş. Hiç bir gününü kaçırmadan o oruçları tutmuştum. O günlerde tütün işi de devam ediyordu, gündüzleri oruçlu halimizde tütünleri çekiyorduk ve eve gelince de diziyorduk.